Tem 12

- Five days of august – Çırılçıplak bir savaş filmi

Posted in Filmler

2010 yapımı; ünlü Bruce Willis filmi Die Hard’ın yönetmeni Renny Harlin yönetmiş. Rupert Friend, Emmanuelle Chirqui, Andy Garcia, Val Kilmer başrolleri oynamış. Bir savaş filmi.

Geçen akşam hangi filmi seyredelim, hangisini diye söylenirken gördüm. Hakkında okuduklarım ilgimi çekmişti. Ben pek savaş filmi sevenlerden değilim. Her türlü korku filmini, kanlı bile olsa seyredebilirim. İnsanların filmlerde ölüyor oluşu beni pek mutsuz etmez. Lakin gerçekçiliği yüksek filmlerden çok etkilendiğim için, değil doğrudan doğruya kan görmek, ima edilmesi bile içimi parçalar. Hele de içinde çocuk, hayvan eziyeti olanlarda kendimi çok çaresiz hisseder, üzülürüm. Sanki film değil izlediklerim. İşte bu yüzden de gerçekçi savaş filmleri içimi paramparça eder. Tabii Er Ryan’ı kurtarmak gibi klişe Hollywood filmlerinden bahsetmiyorum. Zaten onları da sevmem ya, neyse.

Bu film ise enteresan. Amerikan filmi ama bildiğimiz, dolduruş çeken veya duygu sömürüsü yapan Hollywood yapımlarından değil. Oldukça net, oldukça gerçek ve çıplak çekilmiş bir film. Buna rağmen anlatılanlar insanı rahatsız etmekten ziyade, sadece ciddi derecede üzüyor. Bu anlamda özellikle benim gibi savaş filmi karşıtı birine bile bunu izlettirebildiği için yönetmeni takdir ediyorum. Hoş sonunda hafif Hollywood mutlu son efektleri görsem de; gene de gerçekliğinden bir şey yitirmediğini düşünüyorum. Ayrıca, filmdeki oyuncular çok iyi oturmuş ve çok iyi oynamışlar. Klasik ünlü bir karakter kullanılmaması bence çok isabetli. Hoş Andy Garcia var ama O’da yan oyunculardan biri; ana karakterlerden biri değil.

Film Rusya’nın Gürcistan’a girişini konu almış. Senaryo gerçek olaylara dayandırılmış. Ki bu da gerçekçiliği oluşturan unusurlardan. Aslında film hakkında ciddi anlamda söylenecek çok şey var ama konuyu anlatıp, izlemeyenlerin sinirini bozmak da istemediğimden, seyredin diyorum. Sadece filmin en başında yeralan cümlenin seyrederken akılda tutulmasının iyi olacağını söyleyebilirim. Kısaca, savaşın insana kaybettirdiği şeyin gerçeklik olduğunu söylüyordu.

Şub 7

- Fantasia

Posted in Filmler

Genelde özel birşey olmazsa pazar akşamları film seyrederiz. Dün akşam da gene çok beğendiğim bir film seyrettim: Fantasia.

Bu film 1940 yapımı, bir Walt Disney filmi. Yönetmeni David Thiel. Batı Klasik Müzik koleksiyonundan sekiz parçayı Leopold Stokowski yönetiminde Philadelphia Orkestrası seslendiriyor. Daniel Kaye’in 1970′lerde televizyon için hazırladığı klasik müzik programları gibi, amacının çocuklara klasik müziği sevdirmek olup olmadığını bilmiyorum ama seyredecek büyük küçük herkesi büyüleyeceğinden eminim. 1940 teknolojisi ile bu kadar muhteşem güzellikte bir görseli ortaya çıkarması ise bence filmin ayrı bir başarısı. Film 99 yılında, Fantasia 2000 ismiyle yenilerek bir daha yapılmış.1940 yapımını bu kadar beğendiysem bunu düşünemiyorum bile nasıldır.

Filmde anlatıcının bize aktardıkarına göre; klasik müzik parçalarının insan aklına çağrıştırdığı imajları ve müzik parçalarının hikayelerini kullanarak bu animasyonu hazırlamışlar. Film bir klasik müzik konseri gibi kurgulanmış; konser arası bile var. Bana çok esprili, çok hoş geldi. Konser Bach ile açılıyor ve ekranda orkestra ile çizgileri birarada görüp, notaların keyifli dansına tanık oluyoruz. Ardından “Fındıkkıran” balesini, çiçekler, su, periler, yaprak ve buz imgeleri ile sunuyor. Üçüncü parça “Büyücünün çırağı”, bildiğimiz Mickey Mouse ile görselleştirilmiş. Konser arasından önceki son parçası olan Igor Stravinsky’nin “The rite of spring / Bahar ayini” adlı balesiyle dünyanın oluşumu ve milyarlarca yıllık evrimini dinazorların yokoluş evresine kadar anlatan bir animasyon sunuluyor. Toz bulutundan tutun, volkanik patlamalar, dünya kabuğunun soğuma süreci, tek hücreli canlılardan, deniz yaşamının gelişimi ve dinazorlara kadar herşeyi aklımı zorlayacak güzellikte aktarıldı. Veee, konser arası … orkestra çekiliyor, perde kapanıyor.

Perde açılıp konserin ikinci yarısı başladığında anlatıcı bizi “ses kaydı”nın görsel haliyle tanıştırıyor. Hayli simetrik ses dalgaları televizyon ekranında dans ediyor. İkinci yarının ilk parçası ise Beethoven’dan “Pastoral”. Bu parçada da hikayenin aslına uymak yerine Olimpos Dağı’nın güzellikleri sunuluyor. Yaramaz Pan’ın flütü, Tek boynuzlular, aşk perileri, Zeus’un eğlence bozan fırtınası, Daina’nın ay ve yıldızları her şey, Olimpos’un bir günü hikaye edilerek aktarılmış. Burada Roma ve Yunan mitolojik unsurları hafif karıştırılmış, karakterler fazla insanlaştırılmış ama hoş. Altıncı parça, Ponchielli balesi ile dans eden devekuşları, su aygırı, fil ve timsahlarla betimlenmiş. Son müzik parçası ise aslında ilki Mussorgsky “Night on bald mountain” ile Schubert’in “Ava Maria”sından oluşan bir kombinasyon. Karanlık ve aydınlık güçlerin savaşını aktarıyor. Tahmin edileceği gibi bir Hristiyanlık dini göndermesi. Zaten filmde hoşuma gitmeyen üç olgu var; simetri, hayvanlar dahil herşeyin insanlaştırılması ve bu din propagandası olarak algılabilecek kısım. Özellikle yaratıcılığı yüksek çocukların etkilenebileceğini düşündüğüm herşeyi simetrik sunma takıntısı bazen insanı rahatsız ediyor. Ama herhangi bir National Geographic belgesinde insanlaştırılıp, kişiyi hayvanlara yabancılaştıran yaklaşım gibi, burada da yaprakların bacaklarının oluşması veya at vücutlu insan başlı mitolojik yaratıkların dişisinin bir podyumda gibi kedi yürüyüşü yapmaları sinirimi bozdu. Bu tarz şeyleri, bu kadar yaratıcılık gerektiren bir işin içinde görmeyi hiç beklemiyordum doğrusu. Din hikayesine dair hiç bir yorumda bulunmak bile istemiyorum zaten.

Ben bu filmi maalesef ilk defa seyrettim. Bence muhteşem; keşke eleştirdiğim noktalarına da daha fazla özen gösterselermiş. Ne yapalım her güzelin bir kusuru var işte. 1940 veya 2000 yapımı, bence seyredilmeli…

Ara 27

- Dün akşam bir film seyrettim

Posted in Filmler

Film kahramanımız Julie, otuz yaşına geldiğinde, hemen her arkadaşı kariyerinde belli bir noktaya gelmiş ama kendisi istediklerini yapmayı başaramamış ama bana kalırsa tembellik edip sabır gösterememiş bir kadın. Kocasının önerisi üstüne, doğumgününde hediye ettiği Julia Child’in yemek kitabı üstüne bir proje yapmaya karar verir. O güne dek başladığı işi bitirme sabrı göstermeyen Julie kendini bilen biri olarak, bu projeye bir de bitiş tarihi koyar: 365 günde Julia Child’ın 524 tarifini yapacak ve blogunda bunları yazacaktır. Her sabah erkenden kalkar, yazar; bazen akşamları, bazen sabahları yemek yapar. Film her Hollywood filmi gibi mutlu sonla biter tabii ki. Ama beni etkileyen bunlar veya blog çağrışımı değil; bu süre içinde kendi yaşadıkları ve Julia Child’ın o kitabı yazarken ki başından geçenlerin işleniş şekli oldu.

Bir dönem geldi kahramanımız Julie kendine döndü, kimseyi düşünmedi. Bir dönem geldi, klasik şekilde kendinden şüphe etti. Julia’yı baştacı etti. Julia ise kocasının Dış İşlerindeki peşinden Çin, Fransa, Almanya, Norveç’e gider; bu arada kitabı için tarifleri yazmaya, sonra yayıncı bulmaya çalışır. Bu arada o dönemdeki Amerikan hükümetinin yönetim şekline göndermeler, bana araya mesaj sokuşturulmuş izlenimi verdi. Bir an aklıma Mahsun Kırmızıgül bile geldi. Aslında Julia’nın içinde bulunduğu dönem ve ruh halleri anlatılmaya çalışılmış ama… ama işte.

Filmin ikili örgüsü insanı hakikaten içine çekiyor. Film bir an 1949 Paris’inde, bir an 2002 Queens’inde geçiyor. Oyuncular anlatmaya çalıştıklarını içselleştirip kendileri yaşamışlar gibi hissettiriyorlar insana. Zaten Hollywood filmi dediğim gibi, oyuncular süper, yumuşak pürüzler, mutlu son. Özel bir film olmayabilir lakin, içimizden birinin çok rahat hayatı olabilirmiş efekti ile insana kendini iyi hissettiriyor.  Ama uyarmadı demeyin; filmi seyretmeden önce mutlaka yemek yediğinizden emin olun; kısacası Julie & Julia‘yı kesinlikle aç seyretmeyin.

comments: 0 » tags: , , ,