Nis 25

- Paul Auster / Timbuktu

İkinci kez okumayı seçtiğim son Paul Auster romanı Timbuktu. Yazar’ın diliyle Timbuktu, ölümden sonra ruhların gittiği yer. Kimileri cennet de diyebilir ama Auster cennet anlamını yaratmamış romanda. Bu anlamda çok hoşuma gitti ama daha da ilgimi çeken yönü fabl özelliğinde yazılmış olması. İçimi acıtan, nerdeyse ağlamama sebep olan bir roman Timbuktu. Can Yayınları kitabı şöyle özetliyor: “Brooklynli evsiz barksız bir şair olan Willy ve onun can yoldaşı, sırdaşı Kemik Bey’le birlikte bir insanlık yolculuğuna çıkarıyor okuru. Auster, bize insanlığımız konusunda öğretecek çok şeyi olan bir köpeğin ağzından, benzersiz bir sevgi öyküsü anlatıyor. İnsanlık durumuna alaycı, hüzünlü, ama bilgece bir bakış getiriyor.”

Kitabın kahramanı Mr Bones (Kemik Bey) isimli bir köpek. Ve roman O’nun ağzından yazılmış. Romanı ikinci kez okumağa başladığmda evdeki kedilerime dönüp, bir ses duymak ister gibi baktım. Hoş, benimkilerde konuşur gibi yaparlar, hatta bazen garip seslerle konuşurlar da, gene de romandan sonra farklı bir gözle bakma ihtiyacı hissettim. Hatta daha da ileri gidip, romanı okurken kendimi Mr Bones’un yerine koydum. Öyle kendimi pek roman kahramanı yerine koyma adetim yoktur ama Mr Bones beni kendine öyle çok çekti. Kendimi söyledikleri insanlarca anlaşılmayan, isteklerini ifade edecek konuşma becerisinden yoksun biri gibi hissettim. Çocukluğumda eli veya bacağı olmayan biri gördüğümde ellerimi saklar veya bacaklarımı kıvırıp yoga pozisyonuna geçip onların neler hissettiklerini, işlerini nasıl yapabildiklerini anlamaya çalışırdım. İlk defa kör birini gördüğümde televizyonda, gözlerimi kapayıp, evi adımlamış, nerde ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştım. Gözü kapalı, tuvalete gidip çişimi yapmıştım. Romanı okurken işte kendimi bir anda çocukluğumdaki evde gözü kapalı gezerken etraftaki eşyalara çarptığım ana geri döndüm. Mr Bones içimdeki çocuğu tekrar diriltip, anneme ve babama karşı kendimi savunmalarımın bir işe yaramayıp hep onların dediklerimi yaptığım günlere geri götürdü beni. İçimdeki çaresizliği aynı gerçeklikle hissettim. Mr Bones’un yaşadığı çaresizliği benimmiş gibi hissettim. İşte Auster farkı da burada. Oldukça gerçekçi ve kurgusu sağlam romanlar yazması. Kahramanı bir köpek bile olsa, insana o duygular garip gelmiyor, anlaşılmaz gelmiyor. Salman Rushdie’nin sözleri sanırım bu düşüncemin teyit eder nitelikte : “Pek çok insanın köpek muamelesi gördüğü bu dünyada, Paul Auster bir köpeğin yaşamının öyküsünü anlatmayı seçmiş. Bu kısa ve olağanüstü kitabı okurken, Kemik Bey gibi düşünmemizi, duyumsamamızı, dahası hayal etmemizi sağlamış. Auster, kendi türümüzün dışına çekilerek, kendi kendimize yepyeni bir gözle, evlerimizde yaşayan bu sevecen ve yarı-gizemli hayvanın gözünden bakmamızı olanaklı kılmış.”

 

Oca 12

- Ay Sarayı (Moon Palace) Paul Auster

Bu aralar geriye dönüp neler kaçırdığımı görme günleri yaşıyorum ve buna da Paul Auster’ın kitaplarını tekrar okumak için kullanıyorum. Bilincimizin nasıl çalıştığını anlamak zor ama her yerde hüzün olan bir kitabı seçmemin de buna ilişkin bir sebebi vardır herhalde diye düşünüyorum. Kitabın her yerinde duygu açlıkları, hırpalanmışlar ve öfkeye eşlik eden korku var.

İlk okuduğumda kitabın şiirselliği, yazarın tesadüflere verdiği ehemmiyetin romantikliği hoşuma gitmişti. Aradan geçen uzun süre sonunda aklımda bu izlenimler ve beni etkileyişi dışında pek birşey kalmamış. Oysa şimdi ikinci kez okuduktan sonra, sanki Paul Auster’ın o dönemde yazdıklarını bütün halinde okuyup, analiz edilmelerinin bu duyguları anlamak için iyi olacağını düşünüyorum. Sanki hepsi başka bir bütünün şifrelenmiş parçalarını taşıyorlar. Bu izlenimimi en çok da kitaplardaki ortak noktalara borçluyum. En başında herhalde parasızlık halini seçen kahramanlar var. Şapka koleksiyonu yapan, dışarıdan sert ve güvenilmez ama tanıdıkça rahat rahat konuşup vakit geçerebileceğin duygusunu yaratan veya tali gözüküp romanın bütünlüğü içinde önemli rol oynayan karakterler. Kaybedilmiş erkek aile üyeleri, anne figürünün eksikliği. Ölmüş veya ortadan kaybolmuş. Parasızlık, açlık ve bunların sistemi bir nevi protesto aracı olarak kullanılması. Minik, satır aralarındaki kelime oyunları. Hatta “Son şeyler ülkesinde” geçen ana karakterden yararlanmak, bahsetmek kadar bu ortaklığı ileri götürmüş Auster.

Ay Sarayı’nda defalarca tekrarlanan iki unsur daha var: Tesadüflere karşı farkındalık, belki de inanç ve Tesla’nın bir cümlesi: “Güneş geçmiş, Dünya şimdi, Ay gelecektir”. Tesadüfler kadar önemli olan şeylerden biri de simgeler, simge ve yaşananlara anlam vermeye çalışmak, soyut kavramlara olan düşkünlük. Tabii bunların hepsi de beraberinde romantikliği getiriyor.

“Mr Vertigo / Yükseklik Korkusu” ve “Music of Chance / Şans Müzüğü” ile nerdeyse aynı mekanlarda geçiyor kitap. Auster’ın o mekanlarda yaşadığını düşündürüyor insana. Sanki o mekanları, o yolculukları yaşamış, tatmış, girdisini çıktısını biliyor. Zaten bir romanı roman yapan güzelliklerden biridir ya bu gerçekçilik; işte Paul Auster bunu iyi biliyor, iyi kullanıyor. Sanki Leviathan’daki karakter ile buradaki ikiz. Zaten romanın geçtiği tarih aralığı da örtüşüyor. Diyorum ya, hepsini bir arada ve öykü yerine cümleleri okuyunca, şifreleri çözüp sanki bambaşka bir öykünün anahtarını size verecekmiş gibi.

Öykü demişken, kitabın öyküsü şöyle: Tüm söylenebilecek aslında üç tane erkek karakter ve onların başlarından geçenler. Üç erkekten en genç olanı, MS kahramanımız. Diğerleri bu genç adamın hayatında gelişen olayların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve romanda kendi önemlerini yaratıyorlar.Önce MS’in çocukluğundan bir kesit sunuluyor ve ardından hızlı bir şekilde üniversite yıllarına değiniliyor, sadece belirli önemli olaylar ve duygular üstünde duruluyor. Bu genç adam parasızlıkla mücadele ediyor okulu bitirince; pasif bir mücadele içinde “evsizler” sınıfına katılıyor. Sonrasında yaşadıkları romanlara neden roman denildiğini kanıtlar nitelikte. MS tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamın yardımcısı olarak işe başlayıncaya kadar evsizliğin hakkını veriyor. Arkadaşlarınca sokaktan kurtarılınca yaşadıkları insana güven veriyor. “Benim çevremde de bu tür insanlar olabilir; ihtiyacımolursa beni kurtarırlar” düşüncesi biliçaltımda, üstünde dans ediyor. Ardından gelişen olaylar sonucunda üçüncü bir erkek karakteri öykünün içine giriyor. Tesadüfler, olaylar, karakterler hep romantik, hep insanın içini burkarak da olsa ısıtıyor. Arabalar, yollar, çöller…

Kaybedilenler, kaybettiğini düşünürken geri buldukların, yeni elde ettiklerin veya kaybettiğin, kaybettiğini düşünürken geri bulduğun ve yeni elde ettiğin sevgiler günlük hayatın içinde yaşadıklarımızla birleşince neler olur diye merak edersek bu romanı okuyalım derim.

Aklımda kalan en önemli nokta sanırım “tesadüfler” olurdu ama “romantiklik” te az sayılmaz. Ama bir de şu var:

kahramanın parasız kalıp son dokuz dolarının bir kaç on centini soğuk bira içmek ve serin bir ortamda vakit geçirmek için bir bara girer. Televizyonda o sırada aya ayak basan astronotlar gösteriliyordur.

“… and that was how I happened to witness the event. I saw the two padded figures take their first steps in that airless world, bouncing like toys over the landscape, driving a golf cart through the dust, planting a flag in the eye of what had once been the goddess of love and lunacy. Radiant Diana, I thought, image of all that is dark within us. Then the president spoke. In a solemn, a deadpan voice, he declared this to be the greatest event since creation of man. … But for all the absurdity of that remark, there was one thing no one could challenge: since the day he was expelled from paradise, Adam had never been this far from home”…

bunu düşünen adam işte yazar oluyor.

Ara 31

- Bardağın yarısı ne durumda?

Posted in Denemeler

Her doğum gününde, her yılbaşında ben de başta olmak üzere bir sürü arkadaşım aynı soruyu sorar: “Mutlu muyum, yoksa mutsuz mu?”

Her zaman ki gibi, bu sorunun cevabı da hem zaman içinde değişiyor, hem de ruh halimize göre değişiyor. Klasik söylemimiz birkez daha kendini ispatlıyor: “Değişmeyen tek şey, değişimdir”

Önce doğumgünü veya yılbaşı farketmez, hepimiz mutlu oluruz. Zira oyuncaklarımız olur, şımartılırız, hediye süprizlerle kendimizden geçeriz. Büyümek eyleminin ve aile çemberinin asil öznesi durumunda çocukluğumuzun keyfini çıkarır, sevilmek, sevildiğimizi algılamak için her fırsatı değerlendiririz. Anne, babamızın gözünde daha da değerli olmak, öpücüklerine bir kez daha mazhar olmak, büyüklerimizin yapabildiklerini yapabilmek için hedefe bir adım daha yaklaşmak adına büyüdüğümüze seviniriz, hediyelerimize seviniriz, sarılmalardan, öpücüklerden sarhoş olur, mutlu oluruz.

Sonra on sekiz yaş sendromu gelir oturur beynimizin en vizyoner köşesine. Beynimizin görme işlevini yerine getiren o lobunun, şu bölgesi sanki sadece kafa kağıdımızdaki o tarihi görür. Anne, babamızın büyük yada küçük baskılarının yarattığı bunalımlardan kurtulmak veya yaşımızın tutmasıyla olası yapabileceklerimiz; ne fark eder? Biz büyümek isteriz. Zaten hormonlarımızın bırakın anlık, günlük değişkenliği bile bizi yeterince bunaltır, kimsenin bizi anlamadığına ikna eder. Lakin, tüm bunlara eşlik eden her yılbaşı, her doğumgününü muhabbetle karşılar, gene mutlu oluruz. Üstelik bu yakınlaşmaya bir de hediyeler, güzel öpücükler, minik de olsa halen gelen şımartılma eylemleri mutluluğumuzun sadece dozunu artırırmaya yarar. Artık mutluluk sarhoşluklarımızın yerini hormonlarla karmaşıklaşmış mutluluk duygumuz alır.

Lise veya üniversite, okuma eylemi bitipte, yirmili yaşlarımızda akedemisyenliği seçmemiş her birimiz için (hatta bir süre sonra onlar için bile) “hayata atılma” eylemi kapımızı çalınca, o yapabileceklerimizin aslında tüm ömür boyu yapılabilecek şeyler olduğunu ve yapılabilmelerinden dolayı özelliklerinin kalmamasıyla ilk hayal kırıklıklarımızı yaşadığımızda, durup da “ne oluyoruz yav?” demeyenimiz var mı acaba? Kimimiz ne yapacağını bilemez, oraya buraya saldırır. Bir iş başvurusunda bulunur, bir “bilmem ne” olarak çalışmanın kendisine göre olmadığını düşünüp o işi bırakır başkasına saldırır. Maymun iştahlılıkla suçlanır ama hala bu sıfatla anılmanın bile bir şımartılma eylemi olduğunun, hala müsamaha edildiğinin farkında değildir. Yeni gelen doğumgünü ve yılbaşları bu duygular ile zaten karışık olan kafamızı daha da karıştırır; elli bilinmeyenli tek denklem gibi karşısında apışıp kalmamıza sebep olur. Üstüne bir de bizi henüz terk etmiş sevgilimiz olmadan kutlayacağımız bu özel günlerde, biraz burukluk kapımızı çalsa da, gene de mutlu olmaktan vazgeçmeyiz. Ama bu noktada mutluluk şeklimizin ciddi şekilde değiştiğinin farkında mıyız acaba?

Ardından, büyüklerimizin dediği “hayata atılma” eylemini tamamlayıp, “düzgün bir iş” sahibi olmamızı düzenli hale getirip serzenişler, şikayetlerle bezediğimiz dönem gelir. İşte bu noktada bir çok soru kapımızı çalmaya başlar. Ama doğumgünlerinin, yılbaşlarının güzelliğinin üstünde karaltılar olmaz. Oysa bir an gelir, hayatımızın anlamını anlamaya çalışırız; bir an gelir mutluluğumuzun gölgelendiğini düşünür abartırız; bir an uzun süreli ve düzenli yaşadığımız ilişki kendimizi yaşlı hissetirip, sevgilimizden ayrılmaya veya yetişkin hissettirip onunla evlenmeye çalışırız. Kimimiz şanslıdır; sorularımıza cevapları çoktan keşfetmiştir. Ama öyle ya da böyle; ergenliğimiz gibi bu dönemide  kısa veya uzun yaşayarak geçirir, kendimizi kazanırız. Para kazanmak için yapmak istediği işi, birlikte ömrünü geçirmek istediği eşi, kendine ait zamanları nasıl geçirmek istediğini bulur. Ve bu dönemin sonunda keyfimize diyecek yoktur. Şikayetlerimiz birer istim boşaltma, şüphelerimiz aklımızın çalıştığına delalet, hobilerimiz hala kendimizi şımartmanın mümbit vesileleri olur. Yeni gelen yaşlar artık ispatlanmış dostluklarımızın pekiştirilme, yeni gelen yılbaşları kanıksanmış keyiflerle süslediğimiz resmi eğlence vesileleri olur. Ama kendimize sormadan edemeyiz: “Mutlu muyum yoksa mutsuz mu?” Yani “Daha güzel günler bekliyor” mu yoksa “yaşlanıyorum” mu?

Kimimiz yolda tökezleriz. İşimizin istediğimiz iş, eşimizin ömrümüzü geçirmek istediğimiz eş olmadığını anlarız. Veya hobilerimiz bize yetmez olur. Sizden başka herkesin başına gelen hastalıkların bizim veya sevdiklerimizin kapısını çalabildiğini farkederiz. İş değiştiririz, eş değiştiririz; çocuklarımız olur; tedavi görür veya sevdiklerimizden birinin gömülmesine seyirci oluruz. Kısacası hayatı yaşamaya, anlamaya, farkındalıkları artırmaya başlarız. Artık hayatın anlamını mutluluklarımızla eşitlediğimiz dönemdeyizdir. İşteki başarılarımızın, evliliğimizin meyvelerinin veya tek başına elde ettiklerimizin, hobilerimizin verdiği tatmin, hayatımızla beraber taşıdığımız eş, çocuk, dostlukların kıymetinin getirdiği mutluluklar bizi taçlandırır. Artık sonun yaklaştığının farkındayızdır ama bunu sürekli düşünüp kendimizi mutsuz etmek de istemeyiz. Her daim veya anlık da olsa, elimizdekilerin kıymetini algılar, keyfini çıkarırız. Yeni olasılıklara açık olsak da, mutaasıp olup yeniliklere karşı daha temkinli yaklaşsak da artık her doğumgününde, her yılbaşında yamacımızda olmayanların burukluklarını, onların bize bıraktıkları anıların hafifletmesine izin vererek, yanımızdakilerle mutluluğu yaşarız. Öyle ya da böyle evimizin salonunda dostlarımızla veya hasta yatağımızda, hatta işyerinde kaldığımız nöbette ve belki büyük hediyeler olmadan, belki büyük şımarıklıklar olmadan ama hala koca öpücükler, hala kocaman kucaklaşmalar bizi gene mutlu eder.

Böyle öğrendiklerimiz bize bunu bu şekilde anlatmayı sağlasa da, aslında bir genellemeden ziyade bir iş yapmıyoruzdur. Genellemeler “aslında yalnız değiliz, ben de insanım” demenin bir başka yoluyken, kendimizi özel hissetmemizi de engeller. Halbuki insan olarak her ikisine de ihtiyacımız var. Bize özel hissettirmeyi ise seçip yamacımıza aldığımız insanların sağladığının farkına varırız. Tabii bunların hepsi sanki yaşanıp anlaşıldıktan sonra çok basittir. “Bu muydu yani?” “Bu kadarcık mı?” deriz. Ama unutmayalım “Gerçeklerin anlaşılması keşfedildikten sonra oldukça kolaydır. Mühim olan onları keşfetmektir” demiştir Gelileo.

Ara 27

- Dün akşam bir film seyrettim

Posted in Filmler

Film kahramanımız Julie, otuz yaşına geldiğinde, hemen her arkadaşı kariyerinde belli bir noktaya gelmiş ama kendisi istediklerini yapmayı başaramamış ama bana kalırsa tembellik edip sabır gösterememiş bir kadın. Kocasının önerisi üstüne, doğumgününde hediye ettiği Julia Child’in yemek kitabı üstüne bir proje yapmaya karar verir. O güne dek başladığı işi bitirme sabrı göstermeyen Julie kendini bilen biri olarak, bu projeye bir de bitiş tarihi koyar: 365 günde Julia Child’ın 524 tarifini yapacak ve blogunda bunları yazacaktır. Her sabah erkenden kalkar, yazar; bazen akşamları, bazen sabahları yemek yapar. Film her Hollywood filmi gibi mutlu sonla biter tabii ki. Ama beni etkileyen bunlar veya blog çağrışımı değil; bu süre içinde kendi yaşadıkları ve Julia Child’ın o kitabı yazarken ki başından geçenlerin işleniş şekli oldu.

Bir dönem geldi kahramanımız Julie kendine döndü, kimseyi düşünmedi. Bir dönem geldi, klasik şekilde kendinden şüphe etti. Julia’yı baştacı etti. Julia ise kocasının Dış İşlerindeki peşinden Çin, Fransa, Almanya, Norveç’e gider; bu arada kitabı için tarifleri yazmaya, sonra yayıncı bulmaya çalışır. Bu arada o dönemdeki Amerikan hükümetinin yönetim şekline göndermeler, bana araya mesaj sokuşturulmuş izlenimi verdi. Bir an aklıma Mahsun Kırmızıgül bile geldi. Aslında Julia’nın içinde bulunduğu dönem ve ruh halleri anlatılmaya çalışılmış ama… ama işte.

Filmin ikili örgüsü insanı hakikaten içine çekiyor. Film bir an 1949 Paris’inde, bir an 2002 Queens’inde geçiyor. Oyuncular anlatmaya çalıştıklarını içselleştirip kendileri yaşamışlar gibi hissettiriyorlar insana. Zaten Hollywood filmi dediğim gibi, oyuncular süper, yumuşak pürüzler, mutlu son. Özel bir film olmayabilir lakin, içimizden birinin çok rahat hayatı olabilirmiş efekti ile insana kendini iyi hissettiriyor.  Ama uyarmadı demeyin; filmi seyretmeden önce mutlaka yemek yediğinizden emin olun; kısacası Julie & Julia‘yı kesinlikle aç seyretmeyin.

comments: 0 » tags: , , ,
Ara 21

- Paul Auster “Son şeyler ülkesinde”

Bir kitap düşünün; ilk cümlesi “bunlar son şeylerdi” diye başlasın: Son şeyler ülkesinde / In the country of last things

Auster kitaba Romantiklerden Nathaiel Hawtorne’un bir cümlesiyle açılış yapar*. 1987 senesinde Auster’ın daha zengin yazın dünyasına sahip olduğu bir dönemde yazılmış. Mr Vertigo gibi bu kitabı da kolaylıkla iyi bir roman ve bu romanları yazan Auster’a da “muhteşem bir romancı” diyebiliriz. 2000′li yıllarla gelen Paul Auster ise daha çok, yıllar içinde biriktirdiği bilgisi ve geliştirdiği üslubu kullanarak kurgusu sağlam, konusu ilgi çekici best seller kitaplar yazar.

İlk cümlesi “bunlar son şeylerdi”, son cümlesi ise “sana tekrar yazmaya çalışacağım” olur. Tüm kitap aslında bir mektup. Kimi zaman sana yazıldığı izlenimini veren, kimi zaman kendi kendine konuşur veya kendini aklamaya çalışır gibi, kimi zaman sanki o sırada olan bir olayı anlatır gibi. İlerleyen sayfalarda roman kahramanının, mektubu eski sevgilisine yazan Yahudi genç, çok genç bir kadın olduğunu anlarız. Ama bu sefer insana hakikaten “kahraman” olduğunu hissettirir. Zira kitap / mektup hayatta kalma mücadelesini anlatan bir roman ve kahraman da, mektupta anlatılan süre boyunca hakikaten hayatta kalmayı öyle ya da böyle başaran bir kadın. Ama sonrasının ne olacağı o kadar malum değil, hatta mektubun gönderilip gönderilemeyeceği bile belli değil. Zira, mektup kitabın her köşesinde ölüm gizli; insanın içini sürekli adrenalinle dolduran, kaybetme ve ölüm korkusunun eksik olmadığı cümleler dolusu sayfalar.

Öykünün kurgusu 2000′li yıllarında yazdıkları kadar sağlam değil ama siz bunlara takılmıyorsunuz ki; zira kahraman ile beraber hayatta kalma mücadelesi içindesiniz. Söz konusu o günkü yiyeceğinizi bulmak, yaşamak iken, kim takar kurguyu? O günkü rızkınızı çıkarmışsınız, bu soğuk kış günlerinde başınızı sokacak bir delik bulup sokaklardan kurtulmuşsunuz, yaralarınız iyileşmeye başlamış; kim takar o toplumda bahsi geçen hükümetin nasıl seçildiğini, kim takar uçakların unutulup bilinmediği, posta sistemin çöktüğü bir zamanda sokaklarda dolaşan arabaya saldıranların neden olmadığını veya ayakkabınız çalınacağı için düşmekten korktuğunuz sokakları dolduran insanların bir hayırseverlik evine neden saldırmadıklarını? Öykünün ilgi çekciliğini Auster o kendine özgü, kelime oyunlarıyla süslediği üslubuyla zenginleştirmiş. Ama her ne kadar öykü kurgusunda sıkıntı olduğunu söylesem de, Auster’ın karakter kurgulamaları her zaman çok sağlam ve zengin. Hele bir karakteri anlatamaya başlamasın, sanki cismen karşınızda dikiliyormuş, veya yanıbaşınızda oturuyormuş gibi hissedersiniz.

Yazar öykünün orasına, burasına hepimizin ihtiyaç duyduğu sevgi ve umut gibi duyguları insanı süründürmeyecek kadar az ama öldürmeyecek kadar da çok koymuş. Yani kahramanımız arada tökezlese de hep ileriye bakabiliyor, yaşadıkları şehirde olmasa da bile gittikleri yerde daha umutlu olabileceklerini söyleyebiliyor. Böylece bize okuması zevkli, kahramanın yerine kendimizi veya öykünün geçtiği şehir yerine kendi dünyamızı koyabileceğimiz bir roman sunuyor. Dediğim gibi, Auster’ın eski kitapları kurgusunda ufak tefek sorunlar olsa da, çok daha renkli, çok daha romantik ve okuması da bir o kadar zevkli.

__________________

*”Not a great while ago, passing through the gate of dreams, I visited that region of the earth in which lies the famous City of Destruction / Kısa bir süre önce, rüya kapısından geçerek yeryüzünün ünlü Yıkım Şehrinin yayıldığı o bölgesini ziyaret ettim”.

Ara 14

- Paul Auster vs Mr Vertigo (Yükseklik Korkusu)

Orijinal İngilizce ismiyle Mr. Vertigo, Türkçe basılan adıyla Yükseklik Korkusu 

1994′de ilk basımı gerçekleştirilen bu kitap beni nedense hayli etkilemişti. Geçenlerde ikinci kez okuma lüksünü verdim kendime. Farkettim ki; beni o kadar çok etkilediğini düşündüğüm romanın duygusal olarak hoşuma gitmeyen kısımlarını hafızamdan silmişim veya hiç kaydetmemişim. İyiki de okumuşum; bu sayede hem kendimi, hem de kitabı tekrar analiz etme imkanım oldu. Zira bu kitabın önemli özelliklerinden biri analiz. Bu kitabın bir kısmını çok net hatırlarken, neden bir kısmını hiç okumamış gibi unutmuşum, hatırladıklarımın ve unuttuklarımın önemi ne, bende nasıl bir duygu oluşturmuş, neleri çağrıştırmış diye düşünmemi sağladı. Auster, işte bu şekilde, nerdeyse kahramanın her önemli hareketini bir psikiatrist edasıyla kahramanın kendisine analiz ettirmiş.

Kurgu insanın gerçeklik algısını değiştirebilecek kadar sağlam. Bir gün görüştüğüm bir yazar “romanın güzel ve iyi roman olmasını sağlayan en önemli  özelliğinin, okura kitapta yazanları gerçekmiş gibi hissettirmesi” olduğunu söylemişti. İşte bu roman o gerçeklik algısını muhteşem şekilde hissettiriyor.

Roman kahramanı hikayenin başında 9 yaşında olup, anası, babası ölmüş ve zalim bir dayı elinde sokaklarda dilenerek büyüyen bir çocuk; Walter. Romanın duygusal kahramanı olan Yehudi ise çocuğu Saint Louis sokaklarında bulup, ona kendisiyle gelirse, uçmayı öğretme sözü veren bir Macar sihirbaz. Mekan, 1920′lerin sonundaki Amerika. Amerika diyorum çünkü hikaye hakikaten, biraz abartırsam, Amerika’nın tüm şehirlerinde geçiyor. Kahraman her Auster romanında olduğu gibi bir beyzbol ve şehir fanatiği. Walter’ın uçmayı öğrenme esnasında iki kahramanın birbiriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki, kişiliğinin temellerini atıyor. Sevgi ve güven, kaybetme korkusuyla birleşiyor. Walter önce uçmayı öğreniyor, ardından her geçen gün bir bir elindekileri önce kaybediyor, sonra başka değerler kazanıyor. Zaten hikaye eden kişi de, hikayede kitabı yazan da Walter. Sanırsınız Auster  sadece ismini vermiş kitaba. O kadar gerçek anlatmış ki, Walter arada kendini kaybedip hızla ileri tarihlere gidince, kahramanı durdurup “nerde kalmıştık” dedirterek anlattığı güne geri döndürüyor. İç hesaplaşma gibi kendine neyi, nasıl, neden yaptığını sorgulatıyor. Bir çocuğun, bir ergenin, bir kadının, bir erkeğin duygularını olağanüstü bir empatiyle resmediyor. Gören de Auster aynı anda hem bir erkek, hem bir kadın, hem bir çocuk, hem de bir ergen zanneder.

Bence, kesinlikle okunması gereken kitaplardan.

Ara 8

- Son kitabı Sunset Park ve Paul Auster

20. yüzyıl Modern Amerikan edebiyatı çatısı altına alınabilecek Paul Auster, yeni bir kitap daha yazmış: Sunset Park.

Paul Auster, benim kitapların ilk cümlesine ilgi duymamı sağlayan bir yazardır. İnsanın ilk cümleden ilgisini öyle bir çeker ki, insana “acaba aksiyon kitabı bir best seller mı, yoksa edebi bir yapıt mı bu?” diye sordurtur. Sunset Park’da işte öyle bir kitap ve ilginizi hiç eksiltmeden kitabın sonuna kadar da besliyor.

Roman, arka planda son Amerikan ekonomik krizinin insan yaşamlarını nasıl etkilediğini gösterirken, her zaman ki gibi içimizden biri olabilecek bir hayatın kesitini sunuyor. Kişileri tanımlarken seçtiği kelimeler insanı şaşırtıyor, roman örgüsünün ve her zaman ki gibi roman kahramanlarının beyzbol fanatikliği ise aşinalığı ile rahatlatıyor. Anlattıklarının bilindikliği, New York’a gitseniz o restoranı, o evi elinizle koymuş gibi bulabileceğinize dair size güvence veriyor. Aynı zamanda roman ilerledikçe okurları başka kitap, müzik ve filmlere yönlendiriyor.

Roman kahramanımız için Sunset Park üstündeki bir ev veya geçmiş on, onbeş yılını irdelediği Milles Heller diyebiliriz. Seçimi size bırakmış Auster. Ben gayet romantik bir şekilde evi kahraman olarak seçtim. Ev, sahipleri tarafından ekonomik kriz sebebiyle terkedilmiş, belediyeye geçmiş. Romanın örgüsünde geçen kişilerden dördü, belediye onları atana kadar bu evi mesken ediniyor. Kişilerin evi mesken edinmeden önceki hayatlarına dair ipuçlarıyla zengilenleşen roman bazı bazı insana kendi hayatındaki kimi olayları sorgulamasını, kendi hayatına bakmasını sağlıyor. Aslında roman evin mesken edinildiği sürede kişilerin başından geçenleri, geçmişlerini örerek ve diğer insanlarla ilişkilerini, birbirleriyle bağlantılarını kurarak ilerliyor ve bu hayatın sadece bir kısmını bize sunarak, gerisini hayal gücümüze bırakıyor.

Kitaptan aklımda kalan anahtar kelimeler: Sunset Park, ikinci dünya savaşı sonrası çekilen filmlerden “The best years of our lives” (hayatlarımızın en iyi yılları), Green-Wood mezarlığı, Paul Auster klasikleri olan beyzbol ve başka yazar, sanatçı isimleri zikretmesi, bağımsız film şirketleri, bağımsız yayıncılar ve sevgi. Sevgi her zamanki gibi güçlü ve yaşama bağlayan bir duygu iken, aynı zamanda sevdiklerimize karşı da bizim vicdan azabıyla yanma sebebimiz. Korkularımızı besliyor, hayatımızı yönlendiriyor. Auster’da bunları kullanarak bizi okurken kendimiz ve sevdiklerimizden uzaklaştırıyor, sonra da her ikisine birden yakınlaştırıyor…

Ara 1

- Pascal Mercier veya nam-ı diğer Peter Bieri

Son tatilde yanıma aldığım kitapları okumak istemeyip de, bir arkadaştan otelinde bırakılmış kitaplara bakıp bakamayacağımı sorduğum zaman buldum bu kitabı : Night train to Lisbon / Lizbon’a gece treni.

Kitabı öyle beğendim ki, bitirir bitirmez daha neler kaçırdım acaba diye hayıflanarak, başa dönüp tekrar okudum. Herhalde hayatımın, kitabın anlattıklarıyla paralel sorgulamalar yaşadığım bir dönemindeydim diye düşünüyorum. Yoksa kitap sadece iyi kurgulanmış, iyi yazılmış, akıcı bir best seller. Ama beni esas etkileyen kitap içindeki kitaptı. Okumak isteyebilecekler olduğunu düşünerek kısaca bahsedersem, roman kahramanı hayli muhafazakar, tahmin edilebilir bir yaşam süren bir üniversite hocası. Bir gün hem tanık hem de taraf olduğu bir olayın ardından, herşeyi bırakıp bir kitabın peşine takılıyor ve Lisbon’a gidiyor. Buraya kadar herşey bilindik. Daha önce yazılıp, çizilmiş şeyler. Yazar bunu biraz değiştirmiş, biraz daha zenginleştirmiş. Ama benim takıldığım kısmı, işte bu romanın içinde peşine takıldığı o diğer kitap ve o kitapla beraber yazarın (veya O’nun adına roman kahramanının) yaptığı hem içsel, hem de fiziksel yolculuk. Bu roman içindeki kitap, kendini tanıma üstüne, öz farkındalık üstüne yazılmış hoş, sorgulayıcı ve birazda felsefi metinlerden ibaret. İşte beni çekip, sürükleyen de bu metinler.

Yazarın ismi Peter Bieri. Kitaplarını almanca yazıyor, ben tesadüf eseri ingilizceye çevrilmiş halini okudum. Fakat Türkçe’ye de çevrilmiş bu kitap. Yazarın kendisi de roman kahramanı gibi, bir üniversite hocası ama felsefe alanında. Hatta “Özgürlük Zanaatı” adıyla bir de felsefe kitabı var. Ama nedense yazdığı iki romanını da Pascal Mercier takma adıyla yayınlamış. Felsefeyle ilgilenmesinin semeresini de biz okurlarına bağışlamış. Özgürlük zanaati’ni daha yeni elde edebildiğim için henüz yorum yapamıyorum ama okuduğum zaman ona dair notlarımı da burada bulabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın

Kas 30

- Beni çok etkileyen yazar ve kitaplar

Burada beğendiğim her kitabı değil, sadece beni çok ama çok etkileyenleri yazıyorum. Zaman içinde bu listeye girecek kitapları okudukça, ekleyip güncelleyeceğim. Ama şimdilik….

Yerli yazarlar

  • Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri ayarlama enstitüsü (tek kelimeyle muhteşem)
  • Recaizade Mahmut Ekrem – Araba sevdası
  • Murathan Mungan – (samimiyeti) Murathan Mungan 95
  • Orhan Pamuk – (yarattığı duygular yüzünden) Cevdet Bey ve Oğulları, Masumiyet Müzesi, Beyaz Kale
  • İbrahim Yıldırım – Ölü bir zamana ağıt
  • Salah Birsel – sadece okuması, kelimelerini dinlemesi bile güzel ama Yalnızlığın fırınlanmış kokusu
  • Çetin Altan – Bir avuç gökyüzü
  • Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Yabancı yazarlar

  • Lautréamont – Maldoror’un şarkıları
  • Marcel Proust – tüm kitapları ama en çok Çiçek açmış genç kızların gölgesinde
  • Albert Camus – hepsi ama en çok Yabancı
  • Necib Mahfuz – Cebalavi sokağı çocukları
  • Boccaccio – Decameron
  • Dante – İlahi Komedya üçlemesi’nden Cehennem
  • Homeros – İlyada
  • Jules Verne – Denizler altında yirmibin fersah
  • Franz Kafka – okuduklarım arasından Dönüşüm
  • J D Salinger – Gönülçelen (catcher in the rye)
  • Haruki Murakami – Sahilde Kafka ve Windup Bird Chronicle (hoşuma giden kahramanın hep kendini araması)
  • Kader Abdollah – Camideki ev

 Şairler (bu konuda pek zevki ve ilgisi gelişmiş biri sayılmam ama ilgilendiklerim arasından)

  • Nazım Hikmet
  • Charles Baudelaire
  • Cemal Süreyya