Her doğum gününde, her yılbaşında ben de başta olmak üzere bir sürü arkadaşım aynı soruyu sorar: “Mutlu muyum, yoksa mutsuz mu?”
Her zaman ki gibi, bu sorunun cevabı da hem zaman içinde değişiyor, hem de ruh halimize göre değişiyor. Klasik söylemimiz birkez daha kendini ispatlıyor: “Değişmeyen tek şey, değişimdir”
Önce doğumgünü veya yılbaşı farketmez, hepimiz mutlu oluruz. Zira oyuncaklarımız olur, şımartılırız, hediye süprizlerle kendimizden geçeriz. Büyümek eyleminin ve aile çemberinin asil öznesi durumunda çocukluğumuzun keyfini çıkarır, sevilmek, sevildiğimizi algılamak için her fırsatı değerlendiririz. Anne, babamızın gözünde daha da değerli olmak, öpücüklerine bir kez daha mazhar olmak, büyüklerimizin yapabildiklerini yapabilmek için hedefe bir adım daha yaklaşmak adına büyüdüğümüze seviniriz, hediyelerimize seviniriz, sarılmalardan, öpücüklerden sarhoş olur, mutlu oluruz.
Sonra on sekiz yaş sendromu gelir oturur beynimizin en vizyoner köşesine. Beynimizin görme işlevini yerine getiren o lobunun, şu bölgesi sanki sadece kafa kağıdımızdaki o tarihi görür. Anne, babamızın büyük yada küçük baskılarının yarattığı bunalımlardan kurtulmak veya yaşımızın tutmasıyla olası yapabileceklerimiz; ne fark eder? Biz büyümek isteriz. Zaten hormonlarımızın bırakın anlık, günlük değişkenliği bile bizi yeterince bunaltır, kimsenin bizi anlamadığına ikna eder. Lakin, tüm bunlara eşlik eden her yılbaşı, her doğumgününü muhabbetle karşılar, gene mutlu oluruz. Üstelik bu yakınlaşmaya bir de hediyeler, güzel öpücükler, minik de olsa halen gelen şımartılma eylemleri mutluluğumuzun sadece dozunu artırırmaya yarar. Artık mutluluk sarhoşluklarımızın yerini hormonlarla karmaşıklaşmış mutluluk duygumuz alır.
Lise veya üniversite, okuma eylemi bitipte, yirmili yaşlarımızda akedemisyenliği seçmemiş her birimiz için (hatta bir süre sonra onlar için bile) “hayata atılma” eylemi kapımızı çalınca, o yapabileceklerimizin aslında tüm ömür boyu yapılabilecek şeyler olduğunu ve yapılabilmelerinden dolayı özelliklerinin kalmamasıyla ilk hayal kırıklıklarımızı yaşadığımızda, durup da “ne oluyoruz yav?” demeyenimiz var mı acaba? Kimimiz ne yapacağını bilemez, oraya buraya saldırır. Bir iş başvurusunda bulunur, bir “bilmem ne” olarak çalışmanın kendisine göre olmadığını düşünüp o işi bırakır başkasına saldırır. Maymun iştahlılıkla suçlanır ama hala bu sıfatla anılmanın bile bir şımartılma eylemi olduğunun, hala müsamaha edildiğinin farkında değildir. Yeni gelen doğumgünü ve yılbaşları bu duygular ile zaten karışık olan kafamızı daha da karıştırır; elli bilinmeyenli tek denklem gibi karşısında apışıp kalmamıza sebep olur. Üstüne bir de bizi henüz terk etmiş sevgilimiz olmadan kutlayacağımız bu özel günlerde, biraz burukluk kapımızı çalsa da, gene de mutlu olmaktan vazgeçmeyiz. Ama bu noktada mutluluk şeklimizin ciddi şekilde değiştiğinin farkında mıyız acaba?
Ardından, büyüklerimizin dediği “hayata atılma” eylemini tamamlayıp, “düzgün bir iş” sahibi olmamızı düzenli hale getirip serzenişler, şikayetlerle bezediğimiz dönem gelir. İşte bu noktada bir çok soru kapımızı çalmaya başlar. Ama doğumgünlerinin, yılbaşlarının güzelliğinin üstünde karaltılar olmaz. Oysa bir an gelir, hayatımızın anlamını anlamaya çalışırız; bir an gelir mutluluğumuzun gölgelendiğini düşünür abartırız; bir an uzun süreli ve düzenli yaşadığımız ilişki kendimizi yaşlı hissetirip, sevgilimizden ayrılmaya veya yetişkin hissettirip onunla evlenmeye çalışırız. Kimimiz şanslıdır; sorularımıza cevapları çoktan keşfetmiştir. Ama öyle ya da böyle; ergenliğimiz gibi bu dönemide kısa veya uzun yaşayarak geçirir, kendimizi kazanırız. Para kazanmak için yapmak istediği işi, birlikte ömrünü geçirmek istediği eşi, kendine ait zamanları nasıl geçirmek istediğini bulur. Ve bu dönemin sonunda keyfimize diyecek yoktur. Şikayetlerimiz birer istim boşaltma, şüphelerimiz aklımızın çalıştığına delalet, hobilerimiz hala kendimizi şımartmanın mümbit vesileleri olur. Yeni gelen yaşlar artık ispatlanmış dostluklarımızın pekiştirilme, yeni gelen yılbaşları kanıksanmış keyiflerle süslediğimiz resmi eğlence vesileleri olur. Ama kendimize sormadan edemeyiz: “Mutlu muyum yoksa mutsuz mu?” Yani “Daha güzel günler bekliyor” mu yoksa “yaşlanıyorum” mu?
Kimimiz yolda tökezleriz. İşimizin istediğimiz iş, eşimizin ömrümüzü geçirmek istediğimiz eş olmadığını anlarız. Veya hobilerimiz bize yetmez olur. Sizden başka herkesin başına gelen hastalıkların bizim veya sevdiklerimizin kapısını çalabildiğini farkederiz. İş değiştiririz, eş değiştiririz; çocuklarımız olur; tedavi görür veya sevdiklerimizden birinin gömülmesine seyirci oluruz. Kısacası hayatı yaşamaya, anlamaya, farkındalıkları artırmaya başlarız. Artık hayatın anlamını mutluluklarımızla eşitlediğimiz dönemdeyizdir. İşteki başarılarımızın, evliliğimizin meyvelerinin veya tek başına elde ettiklerimizin, hobilerimizin verdiği tatmin, hayatımızla beraber taşıdığımız eş, çocuk, dostlukların kıymetinin getirdiği mutluluklar bizi taçlandırır. Artık sonun yaklaştığının farkındayızdır ama bunu sürekli düşünüp kendimizi mutsuz etmek de istemeyiz. Her daim veya anlık da olsa, elimizdekilerin kıymetini algılar, keyfini çıkarırız. Yeni olasılıklara açık olsak da, mutaasıp olup yeniliklere karşı daha temkinli yaklaşsak da artık her doğumgününde, her yılbaşında yamacımızda olmayanların burukluklarını, onların bize bıraktıkları anıların hafifletmesine izin vererek, yanımızdakilerle mutluluğu yaşarız. Öyle ya da böyle evimizin salonunda dostlarımızla veya hasta yatağımızda, hatta işyerinde kaldığımız nöbette ve belki büyük hediyeler olmadan, belki büyük şımarıklıklar olmadan ama hala koca öpücükler, hala kocaman kucaklaşmalar bizi gene mutlu eder.
Böyle öğrendiklerimiz bize bunu bu şekilde anlatmayı sağlasa da, aslında bir genellemeden ziyade bir iş yapmıyoruzdur. Genellemeler “aslında yalnız değiliz, ben de insanım” demenin bir başka yoluyken, kendimizi özel hissetmemizi de engeller. Halbuki insan olarak her ikisine de ihtiyacımız var. Bize özel hissettirmeyi ise seçip yamacımıza aldığımız insanların sağladığının farkına varırız. Tabii bunların hepsi sanki yaşanıp anlaşıldıktan sonra çok basittir. “Bu muydu yani?” “Bu kadarcık mı?” deriz. Ama unutmayalım “Gerçeklerin anlaşılması keşfedildikten sonra oldukça kolaydır. Mühim olan onları keşfetmektir” demiştir Gelileo.