Çocukluğumda annem ve babamın başbaşa veya arkadaşlarıyla sohbetlerinde duymuştum; “zaman ne kadar hızlı geçiyor, allasen”. Sonraları bu cümleye yenileri eklendi. “Eee, ne demişler? Gençlikte günler hızlı, seneler yavaş; yaşlılıkta günler yavaş, seneler hızlı geçermiş”.
Anneme sormuştum, ne anlama geldiğini. Çok tatmin edici bir cavap alamamışım ki, hala ne olduğunu tam olarak kavramakta zorlandığımı farkettim geçenlerde. Gençken bir güne sığdırdığım onca iş sayısı ile yaşım ilerledikçe sığdırdıklarım arasında negatif anlamda ciddi bir fark vardı. Hayatımdaki değişiklikler, başıma gelen onca birbirinden farklı olay, yaptıklarım. Her telefon konuşmamızda anneme bir sürü şey anlattığımı, “biliyor musun, şu da oldu, bu da oldu vs vs vs” dediğimi hatırlıyorum. Ama son zamanlarda konuştuklarımız çok rutin. “Bizim cephede pek bir değişiklik yok anne!” Günlük, pratik hayat meşgaleleri dışında özel bir şey olmuyor epeydir hayatımda. Bu da demektir ki; ben değişik işler yapmıyorum veya işleri sakin sakin yaparken eskiden olan acaiplikler şimdi olmuyor. Belki de biraz tembelleşmiş, biraz da müşkülpesentleşmişim.
Yaşım ilerledikçe, yapacağım iş ne olursa olsun, keyifle yapmak için, sakin sakin yapmak için özen gösterir oldum. Yapılacak bir sürü iş varsa, aralarına vakit koymaya çalışır oldum. İş dediğime bakmayın; evde yapılacak bir tamirat veya ziyaret edilecek bir arkadaş, alınacak bir malzeme veya gidilecek bir sergi. Hepsi de iş benim için. Bugün alışveriş yapıp, yarın arkadaş ziyaret edeceksem, ertesi günü boş bırakıp evde sakinliyorum. Dışarı çıkıp, eve geç vakit dönmüşsem, bir yirmi dakika oturuyorum salonda, sanki kendimi uykuya hazırlıyorum. Bir ehli keyfiliktir üstüme gelen diyorum ya, aslında bunun adına başka şeyler de denebilir. Farkındayım.
Gençken, haftaiçi bile olsa akşam dışarı çıkıp, konsere gidebilir veya dans edebilir, hatta sarhoş olabilirdim. Üstüne ertesi günü iş çıkışı sinemaya gidebilir, haftasonu da evin içine vuran güneşi bile görmeden kendimi dışarı atıp, alışveriş, arkadaşlar, yemek, sinema, dans gibi aktivitelerde bulunup, dinlemeden, uyuyup güzelleşemeden pazartesi gene işe gidebilirdim. Hatta sabah alışveriş yapıp, öğleden sonra tüm ev temizliğinin ardından gece dışarı çıkıp sabah ezanla eve döndüğümü bilirim. Aman da evimi özledim, aman da yoruldum, aman da ruhumu yakalayayım benzeri dertlerim yoktu. Hal böyle olunca, anlatacak da çok şey oluyordu. Kısacık günlere bir sürü iş sığdırırdım.
Nerde bir kırılım yaşadım, ne zaman farklılaştım tam olarak bilmiyorum. Ama geriye dönüp baktığımda, ufak veya büyük, hayatı yaşama ve algılama şeklimde değişiklikler görüyorum. Ruhsal bir değişiklik değil bu. Fiziksel hiç değil. Geçenlerde arkadaşlarla dışarı çıktık da, eve döndüğümde sabah ezanını dinleyince; “hadi be, gerçekten mi?” diye kendi kendime söylendiğimi hatırlıyorum. Ama işte tam da bunu söylüyorum; “geçenlerde” dediğim şey aslında geçen sene oldu. Ne zaman, allah aşkına, geçen sene “geçenlerde” oldu benim için? Ne zaman evimi özlemeye başladım, ruhumu yakalamak benim için önemli oldu?
Bu sorularıma aslında günlerin bana kısa gelmesiyle başlamadım. Müzikle başladı. Evet, tam olarak yeni çıkan albümleri, sesleri sonradan öğrendiğimi veya öğrenmediğimi farkettiğimde. Müzik, benim için kendimi bilmeye başadığım günlerden beri, en az kitap kadar benim için önemli bir araç olmuştu. Şimdiyse, takip edemiyordum. Sürekli alışveriş yaptığım bir müzik dükkanındaki satıcıya bunları söylediğimde, “merak etmeyin, biz size zamanı yakalatırız; arada gelin, dinletelim, yeter” demişti. Düşündüğümde, “belki de zevklerimde, yaşayış ve algılayış şeklimden çok, beklentilerimde değişiklik olmuştur” diyorum. Sanırım önemli unsurlardan biri bu beklenti meselesi. Gençkenki beklentilerimle, şimdikiler arasında epey fark var. Bir kere artık yaşımın ilerlemesini beklemiyorum. Halbuki onsekizime ne zaman geleceğim diye deli olduğum zamanlar, günler okul, ders, arkadaşlar, aile arasında o kadar hızlı ama yaş o kadar yavaş ilerlerdi ki. Şimdiyse sadece günlerimi ve doğal olarak haftalarımı, aylarımı, senelerimi keyifli geçirmekten başka derdim yok. Akşamüstü boya yaparken bir bira içmek; elbisemin eteğini kısaltırken güzel bir müzik dinlemek, temizlik yaparken kahve molası vermek, günlük işlerden sonra misler gibi bir duş alıp, süslenip püslenmek, bir kadeh şarap almak elime, güzel bir müzikle balkona çıkıp kitabımı kucağıma almak… Hayır, her daim mutlu olmak değil derdim. Olmaz; olamaz! Zaten teorisi mümkün değil, şekerim. Sadece becerebildiğimce keyifle iş yapıp, belki strese sokmamak kendimi; hatta stres atmak; hatta yapılacakları bir yarış, bir sorunsal haline dönüştürmemek de diyebiliriz buna.
Gene zamanın birinde bu konuyu konuşurken kocamla, “evdesin ya, bir sürü vaktin var. Bugün olmadı, yarın yapabileceğini bildiğinden, işleri kendini sıkıştırmadan yapıyorsun” dedi. Belki de. Ama belki de her güne bir iş bulup, kendimi boş bırakmamak içindir. Ama o zaman yapamadığım için de hayıflanmamam lazım; değil mi? Lakin, değişikliğe tepki vermek, olumlu da olsa, kabullenmeden önce bir serzenmek belki de insanın doğasında vardır; kimbilir?