Öncelikle, Türk Dil Kurumu’nun “gerçek” sözcüğü için verdiği tanımlara bakmak istiyorum:
a. 1. Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat: “Esasen bizim için millî varlık ile istiklal ve hürriyet aynı gerçeğin çeşitli cepheleridir.” -M. Kaplan. 2. sf. Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki, reel: Kâğıt paranın saymaca değeri varsa da gerçek değeri yoktur. 3. sf. Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici: Gerçek elmas. Gerçek hikâye.
Bugünlerde aklımı kurcalayan soru ise, “Peki evrensel anlamda gerçeklik var mıdır?” Zira herkes bilir ki; doğru olan şey yoktur; herkesin doğrusu farklı olduğu gibi, koşullara göre bile değişir. Fizikte bile su 100 derecede sadece sıfır atmosfer basıncı altında (yani deniz kenarında, deniz seviyesinde) ve saf olduğunda kaynarmış. Sonuçta gerçek sözcüğünün anlamlarından biri doğru olduğuna göre, bir durum için gerçek olan şudur derken, başkası aynı duruma farklı bir açıklama getirirken, esas gerçeklik hangisidir? Hatta “esas gerçeklik” yani aslında “gerçeklik” var mıdır? Benim gibi herkes gerçeğin gayrı ihtiyari tek olduğunu düşünebilir. Oysa o kadar farklıdır ki. Tıpkı doğrularımız gibi.
“Petrol vardı da, biz mi içtik?” diye soran Demirel’in samimiyeti görünüşte gerçektir. Ama o dönemleri yaşayanlarda, kendileri bulamazken, istediğinde benzin bulup gezebilenleri bilir. Peki gerçekte petrol var mıydı, yok muydu? Libya olaylarını düşünün mesela. Olaylar ortada ama söylenenler ve ardından gösterilen reaksiyonlar o kadar farklı farklı ki. Halbuki durum tek. Aynı şekilde ülkemizdeki son dönem Meclis – Milletvekili krizi de tek ama bir sürü yorum olduğu gibi, hepside birbirinden farklı.
İnsanoğlu; hormonlar, kimyasal vücut salgılarından ibaret bir duygular kümesi. Yedi saniyede kime aşık olacağını belirleyen fermonlarımız, sinirlenince veya üzülünce ağrıyan sindirim sistemimiz, adrenalin alınca hareketlenen, endorfin alınca yüzü gülen vücudumuz var bizim. Bunca salgının içinde duygu yumağı haline gelince, “gerçeklik, “gerçeklik” olarak kalır mı; yoksa aklımız olayları, olguları duygularımızla öğütüp, yorumlamaya çalışır ve olayları kendi algımıza göre mi şekillendirir” diye düşünür oldum.
Bu halimizi kedimle olan ilişkime benzetiyorum bazen. Hayvancığın kelimeleri yok, kendini ifade edemiyor. O yüzden de davranışlarından, bakışlarından ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyorum ama gerçek hangisi? En son durgunluk ve öksürüğü vardı; veterinere gittik, bronşit olmuş. Sonuçta bronşitte halsizlik yapıyor. Ama evden kaçtığı veya gece yarısı uyurken beni ısırıkla uyandırdığı için kıçına kıçına yediği tokatlar yüzünden depresyona girmiş olamaz mı? Peki ya, evde kalmayı özgürlüğüne indirilmiş bir darbe gibi gördüğünden, evden de henüz tam anlamıyla kaçamadığı, daha doğrusu hep yakalanıp geri getirildiği için depresyona girmişse? Daha önce bir haftalığına bahçeli bir evde kalmış, bahçede gezip ağaca çıkmanın keyfini yaşamıştı. Ya onu özlüyorsa? Şuanda evde sinek avlarken hiç te durgun değil ne de olsa.
Hayvan veya eşya, veyahut olay; ağzı yok ki konuşabilsin, derdini anlatsın. Sonuçta duygu yumağı haline gelmiş aklımızla, kendi algı süzgecimizden geçirip, anlamaya çalışıyoruz. Başka türlü başa çıkamıyoruz çünkü. Aklımızın çalışma şekli böyle. Olaylar karşısında, başa çıkabilmek, ele almak, öğütmek, üstesinden gelmek için insan aklının o olayı anlamaya ihtiyacı var. Anlamadığımız bir olay veya söz veya davranış karşısında tabir-i caizse apışıp kalıyoruz. Anlamak dediğimiz zaman da, algı süzgecimiz devreye giriyor ve birbirinden farklı yorumlarla gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor. Çünkü her birimizin kendine mahsus birer algı süzgeci var. Bu algı süzgecimiz, sonuçta tıpkı karakterimiz gibi zaman içinde, aile, sosyal çevre, duygu vb unsurlardan etkilenerek şekilleniyor. Yani bir nevi kimyasal salgı ve öğrendiklerimiz bizim yorumlarımızı, dolayısıyla doğru ve gerçekliklerimizi de etkiliyor. Sonuçta ortada sözlük anlamıyla algılayabileceğimiz bir gerçeklik de kalmıyor.