Hepimizin söyleyebileceği bir cümle vardır: “Aaa, işte o kadarı olmaz!” Konumuz neyse, işte bu noktada çizgimizi çekeriz. O kadarı olmaz! Öyle yalan söylemeyiz, o kadar abartılı giyinmeyiz, onu seyretmeyiz, bu kadarını yapmayız. Burada “herkesin bir fiyatı veya bir tahammül noktası vardır” gibi konulara girip bu çizgilerimizin ne kadar geçilip, ne kadar geçilmediğini tartışacak değilim. Tabii ki herkesin bir tahammülünün elbet bir sınırı vardır ama burada sadece çizgilerimizi belirlemek, çizgilerimiz hakkında yazmak istiyorum. Hatta daha da belirleyici olmak adına, sebep olmak ile izin vermek arasındaki çizgi hususunu deşelemek istiyorum.
Amin Maalouf’un “Baldassare’nin Yolculuğu” isimli kitabında okuduğumda üstünde hayli düşündüğüm bir konu olmuştu bu. Roman hakkında düşüncelerimi Kitap / Yazar Yorumları köşemde bilahare yazmak isterim ama burada aklımı çelen şu cümlesine değinmek istiyorum: “….Başkasının birşeyi düşünmesine izin vermekle, onların böyle düşünmesine sebep olmak arasındaki görünmeyen çizgiyi geçtim. Ve bu hususta daha çok kendimi suçlu hissediyorum.”
Kişiliklerimizin detaylarını nasıl giydiğimiz renkler, kullandığımız eşyalar veya seçtiğimiz arkadaşlıklarla deşifre ediyorsak, aynı şekilde sarfettiğimiz sözcükler, kurduğumuz cümlelerle de karşımızdakilere açık ederiz. Hatta bazen kendimiz bile farkına varmadan. Mesela, bir arkadaşımız aradı ve sağlığımızı sordu. Örnek bu ya, o sırada hastayız ve evde kös kös tek başımıza mutsuz şekilde yatıyoruz diyelim. Eğer o sırada ilgi görmek istiyorsak ama bunuda gururumuz yediremiyor veya arkadaşımızı rahatsız etmek istemiyorsak, “kimse yok ama iyiyim ben, merak etme sakın” diyebiliriz. Şimdi “Merak etme” kesinlikle bir sorun var demektir. Karşımızdakini hemen alarma geçirir. “Yanında kimse var mı” diye bize sorulmadan söylenen “Kimse yok” ise, aslında yalnız olmak istemediğimizi karşı tarafa anlatma biçimimizdir. Babası tatılden eve dönmek üzere yolculuğa çıkacak çocuğuna sormuş: “Paran var mı güzelim?” Çocuk cevaplıyor “20 liram var baba, yeter bana!” Birincisi “var baba, sağol” demek yerine, cebindeki paranın tutarını söylemek, yetmeyeceğini bile bile var diye söylemek, “bana biraz para gönderirsen iyi olur babacım. Tatilde aşırıya kaçıp tüm paramı bitirdim” demenin bir başka şekli; ikincisi “ben sana bunu söyleyemiyorum ama artık sen anlar bana para gönderirsin, değil mi?” sorusu bu cümlenin içine saklı değil mi? Bu durumda, başkasının düşünmesine izin vermek, aslında yalnız olmak istemediğimizi veya babadan para istediğimizi söylemek; başkasının düşünmesine sebep olmak ise, işte bu örneklerde yaptığımız gibi gizli kapaklı söylemek veya sözcük anlamıyla ima etmektir. Bu tarz söylemleri çoğu zaman bilinçli bile yapmayız, hatta yaptığımızın bile çok farkına varmayız. Bu bazen sadece farketmek işimize gelmediğinden, bazen sadece anı idrak ederek yaşamadığımız, bilinçle seçerek söylemek istemediğimizden olabilir. Biliçli de olsa, farketmeden otomatik olarak yapsakta, babasından ekstra harçlık isteyen evlat gibi kendimizi suçlu hissettiğimiz anlarda olur.
İşte söylediklerimiz gibi yaptıklarımızın da aynı tür etkileri olduğunu farkettim geçenlerde. Yabancı bir kadınla konuştuğunu gördüğü sevgilisinin ceketindeki olmayan kepeği silkeyen kadın misali, bazen hareketlerimizle dahi ima eder, direkt olarak söyleyemediklerimizin karşımızdaki kişi tarafından algılanmasına sebep oluruz veya öyle algılamasını isteriz. Amin Maalouf kitabında işin esas bu yönünden bahsediyordu ama ben sözcüklerle anlatmasının daha kolay olduğunu düşünürüm çoğu kez. O yüzden işe size empati kurdurtup, o cümleleri söylettim. Yoksa bu yazının bir kıssadan hisse vermek gibi bir hevesi hiç olmadı.