Oca 3

- Durup dururken kötümser olmak istemem ama

Posted in Denemeler, Filmler

Dün yeni yılın ilk filmlerini seyredelim dedik kocamla. İlk önce tiyatroyu filme çektikleri bir film seyrettik. Ben; öyle çok durgun, sürekli replik ve el kol hareketi olan filmleri pek vakit geçirici ve hoş bulmam ama meraktan bitirdik filmi. Size iyi veya kötü diyemeceğim. Seyretmek isterseniz kendiniz değerlendirin. İsmi “The Tempest“. Eskitilmeye çalışılmış bir ingilizce ile diyologlar. Oyuncular tabii ki iyi; Helen Mirren başrolde. Cadılık sanatından dolayı zulm görmüş ama intikamını kimseyi incitmeden almaya çalışan bir düşes olan Prospera‘nın öyküsü.

Neyse, ikinci filmimiz bir romantik komedi. Bu durgun filmin üstüne bir komedi iyi gelir diye düşünmüştük. Harrison Ford, Diane Keaton, ve gençlerden de Rachel McAdams var Morning Glory isimli filmde. Sabah Güneşi diye Türkiye’de lanse edilmiş. Klasikleşmiş senaryoda, işini kaybedip, yeni iş bulan ve sonra kendini ispatlamaya çalışan genç kadın hikayesine, miniminnacık bir romantik ilişki sokuşturulmuş. Hatta bence olmasa da olurmuş. Sonunda kendini de, işini de kurtaran başarılı, istenen biri haline geliyor. Bence ciddi sıkıcı bir film; aralara giydirilen komik sahneden ziyade espriler, komedi sıfatı için oldukça yetersiz. Dedim ya, klasik ama aslında burada film hakkında yorum yapmaktan ziyade komedi ve romantik komedi denilince akla gelenlerden bahsetmek istiyorum.

Birincisi filmi kahramanı genç bir kadın. İkincisi günümüz modern dünyasında “başarı” denen kavramı kullanarak, kendine güveni düşük bir genç kadın var karşımızda. Üçüncüsü, başarısızlık veya korkuları romantik veya komedi veya romantik komedi türünün belirlenmesine sebep oluyor ama ben hangisi pek anlamadım. Dördüncüsü “mutlu son” denen kavram gene “başarı”ya ulaşmakla elde ediliyor.

Biliyorum; siz de biliyorsunuzdur ama söylemeden edemeyeceğim. Komedi denen tür dramdan türemiştir. Yani “güleriz aslında ağlanacak halimize” durumu sözkonusudur. İlk komiklerden Lorel & Hardy veya Charlie Chaplin’i düşünün. Hepsinde bir beceriksizlik var. Sanırım anahtar kelime bu. Beceriksizlik; başarısızlık veya karakter değil anlayacağınız.

Sonuçta sakarlık veya beceriksizlik, dikkatsizlik gibi eylemler, herkesin başına gelebilecek durumlardır. Dikkat etmezsem komik şekilde düşerim, düşürürüm, kilo alır, veririm, sakarlık yaparım. Lakin başarı dediğimiz zaten sadece benim kontrolümden ziyade dış koşulların uygunluğu durumunda benim kontrolümün geçerli olduğu bir durumun sonucu. Yani benim başarısızlığım, tesadüfler ve koşullar oluştuğunda benim elde edebileceğim bir sonuç. Hem yaşadığım veya büyüdüğüm yer, aldığım eğitim, imkamlarım, ailem hem de karakterimle ilgili. İşte ben bu noktada takıldım kaldım. Oysa nasıl da kahraman dibe vurduğu tam da o anda doğru işi bulup, doğru şekilde yapar veya doğru insanı bulup, onun da aklının başına gelmesini sağlar. Peki dibe vurduğunda doğru insanı veya işi bulamayanlar, koşullar uyuşmadığı için, ekonomik konjüktür doğru noktada olmadığı için işini doğru yapamayan adamın hali ne olacak? Daha doğrusu herhangi bir insan bile değil, sadece genç kadınların hali? Bunları yapabilenlere lafım yok, yapamayanlara da… “parası olmadığı için alamayacakları düşünerek sucuk reklamı yapmayın” der gibi bir halim de yok doğrusu. Ama işte klışeler derdim. Sadece bu durumların vurgulanması ve bu durumların beyinlere kazınıp, empoze edilmesine lafım var. İnceliği empoze edenler, güzelliği belirleyenlerle derdim var.

Ne demek istediğimi belki net anlatamadım ama sizin anlayacağınıza güveniyorum. Bana batan, sakil bir yön bu.

Eyl 6

- Son seyrettiğim Yerli Filmler

Posted in Filmler

Efendim, itiraf etmek istiyorum: Yerli film denince gözümü sakınanlardandım. İçinden özel yönetmenler ve özel senaryolar çıktığının elbette farkındayım ama istisnaların geneli değiştirmediğini düşünürdüm. Ama diyorum; ama son dönemde tesadüf eseri ve/veya tavsiye ile seyrettiklerim bana lafımı geri alma veya fikrimi değiştirtme seviyesindeler.

İlk seyrettiğim “Vay Arkadaş“. 2010 yapımı filmi Kemal Uzun yönetmiş. Oyuncuları; Demet Evgar, Rasim Öztekin, Mete Horozoğlu, Mustafa Üstündağ, Fırat Tanış, Erdal Tosun, Bülent Çolak, Pamela Spence, Fırat Doğruloğlu, Ali Atay, Bihter Dinçel, Metin Coşkun, Barış Başar, Onur Özcan. Film tanıtımında özet olarak şöyle deniyor: “İstanbul’un kenar mahallerinden birinde yaşayan üç arkadaş Manik, Tik ve Dildo’nun, mahallenin dışına pek taşmayan sıradan ama kendi içlerinde hareketli bir şekilde devam eden heyecan, macera ve kahkaha dolu hayatlarını anlatan hikâyesi.” Benim söylemek istediğim ise, böyle süslü ve cazibeli cümlelere gerek olmadığı. Hayatın içinde geçen ve bu üç kahramanın bir macerasını anlatıyor. Demet Evgar ve pamela karakterleri ise, bu maceraya köşesinden girip, ana kahramanlardan oluyor. Hatta bu üçlüye katılıyor bile diyebiliriz. Çekimleri sade, lisan kaba, macera sürükleyici ve oyuncular başarılı. Kısacası başarılı bir film ve izlediğime kesinlikle sevindim. Hem belki başka maceralara da kucak açarlar ve ben ilkini kaçırmamış olurum.

İkinci film “Aşk tesadüfleri sever“. Çoğumuz duymuşuzdur sanırım. Ben de pazarlamasını duyanlar ama paye vermeyenler arasındaydım. Sonra babam filmi tavsiye etti. Pek beğenmiş. “Hay Allah” dedim; babam pek öyle film felan tavsiye etmez ama zevklerimiz de pek uyuşmaz aslında. Bir gün arkadaşım alıp gelmiş filmi, akşam oturup seyrettik ve bol miktarda ağladık karşılıklı. Çocukluğumda seyrettiğim “Bir aşk hikayesi / Love story” aklıma geldi. Oldukça melodramatik, oldukça tesadüflerin veya nam-ı diğer kaderin hayatı belirlediğine dair duyguları kanırtan bir film. İşlenişini, sadeliğini, çekimini, seçilen yerleri, oyuncuları gerçekten pek beğendim. Hikaye iki kişinin doğumundan, hayatının önemli anlarına dek geçen belirleyici olayların nasıl birbiriyle kesiştiğine dair. Film 2011 yapımı, yepisyeni. Yönetmeni, Ömer Faruk Sorak; oyuncuları, Mehmet Günsür, Belçim Erdoğan, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel, Cansel Elçin, Cezmi Baskın, Batuhan Karacakaya, Yiğit Özşener, Hüseyin Avni Danyal, Asena Keskinci, Müge Boz, Caner Karamukluoğlu, Reyhan Asena Keskinci, Arif Keskiner, Yılmaz Gruda, Zafer Demircan, Ayşe Arman, Berkant Keskin, Berna Konur, Hakan çimenser, Pınar Çağlayan, Ümit Bülent Dinçer.

Üçüncü ve bunu yazmama vesile olan film ise “Bir ömür yetmez“. Bir Ferhan Özpetek filmi. Seyretmeye başlamadan önce, elbette filmin güzel olmasını bekliyordum. Adam nihayetinde özel bir yönetmen, naif bir insan. Ama beni bu kadar etkilemesini de işin dürüstü, beklemiyordum. Slogan olarak “ölümsüz dostlukların filmi” demişler. Bence de! Tanıdığım, tanımadığım oyuncularına çok hayran kaldım. Bir yaşamın sonlanmasının, ölen ve kalanlar için ne demek olduğunu ve insanların gerçek duygularının neler olduğunu afişe eden bir film olmuş. Hayli duygusal, hayli naif, hayli romantik ve hayli insancıl.

Haydi ekran başına!



Tem 21

- Biraz geç oldu ama Mamma Mia; bir müzikal

Posted in Filmler

2008 yapımı bir film Mamma Mia. O zamanlar sanırım görmüştüm bir yerlerde ama ya müzikal olduğunu anlamamışım, ya da romantik komedi olduğundan, çok paye vermemişim diyorum. Ama geçenlerde dvd’sini almıştım. Pazar akşamları, uykuya geçmeden önce, pazartesiye hazırlık olsun diye seyrettiğim son filmin yumuşak olmasını sevenlerdenim. İşte böyle bir arayışın sonucunda seyrettim bunu da. Aman tanrım, o ne hoş bir filmdi öyle!

Filmin kısaca öyküsü şöyle: Bir anne ile kızı sanırım Yunanistan’da bulunan bir adada içinde kendilerinin de yaşadığı, bir pansiyon işletiyor. Anne dediğimiz, Meryl Streep; baş kahraman diye adlandırabiliriz. Film; kızı, babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden Sophie Sheridan’ın, öyküsü. Ama bu öykü ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenmeye karar vermiş, ama babasını merak ediyor. Annesinin gençkızken yazdığı günlüğünü bulup okumuş ve bu sayede üç erkeğin adına ulaşmış. Nikâhtan bir gün önce, annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden geliyor adaya. Ve film bize bu karmaşayı getiriyor. Bir yanda, annesi ve iki eski arkadaşı; bir yanda üç baba karakteri, bir yanda kendisi ve iki kız arkadaşı ve derken hepsiyle giden güzel bir sos gibi ABBA müzikleri. Oyuncular; Clin Firth, Julie Walters, Meryl Streep, Pierce Brosnan, Stellan Skarsgard, Amanda Seyfried, Chiristine Baranski. Yönetmen, Phyllida Lloyd.

Meryl Streep, tüm karakterlere giren muhteşem bir oyuncu olduğunu nerdeyse kanıtlamak için oynamış rolünü. Bence, oynarken de hayli keyif almış. Bu eğlencenin izlerini filmin her karesinde görebildiğimi düşünüyorum. Pierce Brosnan ve Stellan Skarsgard gibi aksiyon filmlerinin kütük karakterleri bile filmde cazibeli, yumuşak, eğilip, bükülen birierini gayet güzel canlandırmışlar. Şaşırtıcı geliyor insana. Şarkıların tümünüde oyuncular seslendirmiş. Filmin çekildiği ada ise mükemmel; eminim “romantik bir sahil ve ada hayal et” deseler, herkesin tasvir edebileceği türden öğeler içeriyor; o kadar aşina. Müzikler, danslar, ortam insanı içine çekip, “keşke” dedirti bana. “Keşke, orada olup şarkıyı beraber söyleyebilsem şimdi”.

Tem 12

- Five days of august – Çırılçıplak bir savaş filmi

Posted in Filmler

2010 yapımı; ünlü Bruce Willis filmi Die Hard’ın yönetmeni Renny Harlin yönetmiş. Rupert Friend, Emmanuelle Chirqui, Andy Garcia, Val Kilmer başrolleri oynamış. Bir savaş filmi.

Geçen akşam hangi filmi seyredelim, hangisini diye söylenirken gördüm. Hakkında okuduklarım ilgimi çekmişti. Ben pek savaş filmi sevenlerden değilim. Her türlü korku filmini, kanlı bile olsa seyredebilirim. İnsanların filmlerde ölüyor oluşu beni pek mutsuz etmez. Lakin gerçekçiliği yüksek filmlerden çok etkilendiğim için, değil doğrudan doğruya kan görmek, ima edilmesi bile içimi parçalar. Hele de içinde çocuk, hayvan eziyeti olanlarda kendimi çok çaresiz hisseder, üzülürüm. Sanki film değil izlediklerim. İşte bu yüzden de gerçekçi savaş filmleri içimi paramparça eder. Tabii Er Ryan’ı kurtarmak gibi klişe Hollywood filmlerinden bahsetmiyorum. Zaten onları da sevmem ya, neyse.

Bu film ise enteresan. Amerikan filmi ama bildiğimiz, dolduruş çeken veya duygu sömürüsü yapan Hollywood yapımlarından değil. Oldukça net, oldukça gerçek ve çıplak çekilmiş bir film. Buna rağmen anlatılanlar insanı rahatsız etmekten ziyade, sadece ciddi derecede üzüyor. Bu anlamda özellikle benim gibi savaş filmi karşıtı birine bile bunu izlettirebildiği için yönetmeni takdir ediyorum. Hoş sonunda hafif Hollywood mutlu son efektleri görsem de; gene de gerçekliğinden bir şey yitirmediğini düşünüyorum. Ayrıca, filmdeki oyuncular çok iyi oturmuş ve çok iyi oynamışlar. Klasik ünlü bir karakter kullanılmaması bence çok isabetli. Hoş Andy Garcia var ama O’da yan oyunculardan biri; ana karakterlerden biri değil.

Film Rusya’nın Gürcistan’a girişini konu almış. Senaryo gerçek olaylara dayandırılmış. Ki bu da gerçekçiliği oluşturan unusurlardan. Aslında film hakkında ciddi anlamda söylenecek çok şey var ama konuyu anlatıp, izlemeyenlerin sinirini bozmak da istemediğimden, seyredin diyorum. Sadece filmin en başında yeralan cümlenin seyrederken akılda tutulmasının iyi olacağını söyleyebilirim. Kısaca, savaşın insana kaybettirdiği şeyin gerçeklik olduğunu söylüyordu.

May 31

- Bir Wes Craven filmi

Posted in Filmler

Müzik hayatımda en az kitaplar kadar önemli bir yere sahip. Belki de bu yüzden müzikal filmleri veya içinde bol miktarda müzik unsurunu kullanan filmleri severim. Geçen gün de “Music of the Heart” (Elli cesur kemancı) isimli, 99 yapımı bir Wes Craven filmi seyrettik. Meryl Streep, Aidan Quinn, Gloria Estefan ve Angela Bassett önemli oyuncuları arasında.

Aslında konu itibariyle çok sıkıcı. Artık hakikaten klişeleşmiş bir konusu var: Kendi hayatında oluşan değişikliklerle başa çıkmaya çalışırken, bir taraftan da devlet okullarında öğretmenlik yapmaya başlayan eski bir Keman öğretmeni; öğrenciler için, kendi için neler yapıp neler ediyor hayatında. Bu kadar basit. Hoş kısmı müzikler, kendi klasik konusuna hafif bir gönderme içermesi, seyredebilecek öğretmen ve öğrencilere belki gaz verme ihtimalinin olması.

Aslında film hakkında başka söylenecek ekstra bir şey yok. Beğenmesine beğendim; bir pazar akşamı için, hoş bir yumuşaklıkla işlenen filmdi ama klasikti işte. Ama o müzikler yok mu müzikler; çoooookkk çok güzeldi. Hani hafif puslu ve serin havalarda, çalışanlar “şimdi evde olup, battaniye altı kahve içip film seyretmek vardı” gibi imajlar bulunur ya; onun gibi, ertesi sabah işe gitmek üzere haftasonunun son gecesinde yatmadan evvel seyredilebilecek bir film diyebilirim.

Mar 2

- Akasya Durağı da ne ola ki?

Posted in Filmler

Bir süredir televizyonda Akasya Durağı isimli dizi filmi seyrediyorum. Seneler evvel, tesadüf eseri zaplarken görmüştüm bu diziyi. Pek bir ehemmiyet vermedim. Ama geçenlerde gündüz vakti, canım malak gibi koltuğa yatıp televizyon seyretmek istemiş ama gel gör ki keyfime göre bir şey bulamamıştım. Kadın programları, örgü modelleri, moda takip istasyonları, üstüne bir de evlilik veya ayrı çiftleri birleştirmeye çalışanlar derken içime fenalık geldi vallahi. Neyse ki o arada bu dizinin eskilerinden biriyle karşılaştım. Adına da Akasya Durağı felan değil, taksi programı dedim.

Oturdum diziyi seyrettim. Pek bi eğlendim valla. Komik saniyeleri, kıssadan hisse dakikaları, aksiyon anları var. Ertesi günde merak ederek açtım televizyonu seyrettim. Şimdilerde sabahları haberlerimi dinledikten sonra mutfakta kahvemi hazırlarken doktor programlarından birine göz kulak oluyorum. Bir yere kaçmasın mazallah, yoksa halimiz ne olur. Sağlıksız, bilgisiz değil mi ama?

Neyse efendim; ardından kahvemi elime alıp önümde bilgisayarım, mesajlarımı ve şu anda yaptığım gibi blogumu kontrol ederken veya yazarken bir yandan, bu diziye de göz atıyorum arada. Bir süre sonra kendini tekrar etmeye başladı gerçi ama ondan iyisini bulana dek, kahve ve sabah bilgisayar seansı esnasında çalacak birşey görene dek buna devam edeceğim. Kendini tekrar ediyor derken şöyle söyleyeyim; her dizide bir mafya veya hırsız aksiyonu var. Her dizide nerdeyse bir sosyal içerikli mesaj var. “İnsanın insana yardım etmediği bu devirde, sizi bize Allah gönderdi” diyen cümleler havada uçuşuyor. Uyuşturucuya düşen çocuklarına nasıl davranılacağını öğrettikleri diyaloglar, Ermeni asıllı Türk bir kadınla evlenen Müslüman adamın hoşgörüsü ve sevgisi.. Kısacası insanlık dersi adına ne ararsan var. Ama o kadar da kötü sanmayın. Acaip komiklikler de var. Sahtekarca yapılan işler, zayıflamaya çalışan adamın başına gelen canlı bomba teraneleri, banka soyduktan sonra paraları takside bırakıp şöförü zengin eden salak soyguncular, günümüzün popüler dolandırıcılık hikayelerinin başına geldiği insanlar…

Ama bugün seyrederken aklıma geldi biliyor musunuz? Bu diziyi çekerken oyuncular bence, biz seyrederkenkinden daha çok eğlenmişler. Kılık değiştiriyorlar, lehçe değiştiriyorlar, bende spontan söyledikleri izlenimini yarattıkları esprileri yapıyorlar ve daha neler neler.

Bir sürü dizide, sabah yataktan makyajlı kalkarak kahvaltı masasına ayakkabılarıyla giden insanların donuk yüzlerinin yakın plan çekimleriyle verilmeye çalışılan dramatik anların yapmacıklığının yanında, bu dizinin samimiyeti insana “budur” dedirtiyor. Bizden birileri, doğal bir şekilde oynuyor. En çok da beni samimiyetleri ilgilendiriyor. Ve ne diyeyim, sırf bu samimiyetleri ve kendileri de eğlendirdikleri için kutluyorum bu dizi çalışanlarını..

Ellerinize sağlık

comments: 0 » tags: , ,
Şub 7

- Fantasia

Posted in Filmler

Genelde özel birşey olmazsa pazar akşamları film seyrederiz. Dün akşam da gene çok beğendiğim bir film seyrettim: Fantasia.

Bu film 1940 yapımı, bir Walt Disney filmi. Yönetmeni David Thiel. Batı Klasik Müzik koleksiyonundan sekiz parçayı Leopold Stokowski yönetiminde Philadelphia Orkestrası seslendiriyor. Daniel Kaye’in 1970′lerde televizyon için hazırladığı klasik müzik programları gibi, amacının çocuklara klasik müziği sevdirmek olup olmadığını bilmiyorum ama seyredecek büyük küçük herkesi büyüleyeceğinden eminim. 1940 teknolojisi ile bu kadar muhteşem güzellikte bir görseli ortaya çıkarması ise bence filmin ayrı bir başarısı. Film 99 yılında, Fantasia 2000 ismiyle yenilerek bir daha yapılmış.1940 yapımını bu kadar beğendiysem bunu düşünemiyorum bile nasıldır.

Filmde anlatıcının bize aktardıkarına göre; klasik müzik parçalarının insan aklına çağrıştırdığı imajları ve müzik parçalarının hikayelerini kullanarak bu animasyonu hazırlamışlar. Film bir klasik müzik konseri gibi kurgulanmış; konser arası bile var. Bana çok esprili, çok hoş geldi. Konser Bach ile açılıyor ve ekranda orkestra ile çizgileri birarada görüp, notaların keyifli dansına tanık oluyoruz. Ardından “Fındıkkıran” balesini, çiçekler, su, periler, yaprak ve buz imgeleri ile sunuyor. Üçüncü parça “Büyücünün çırağı”, bildiğimiz Mickey Mouse ile görselleştirilmiş. Konser arasından önceki son parçası olan Igor Stravinsky’nin “The rite of spring / Bahar ayini” adlı balesiyle dünyanın oluşumu ve milyarlarca yıllık evrimini dinazorların yokoluş evresine kadar anlatan bir animasyon sunuluyor. Toz bulutundan tutun, volkanik patlamalar, dünya kabuğunun soğuma süreci, tek hücreli canlılardan, deniz yaşamının gelişimi ve dinazorlara kadar herşeyi aklımı zorlayacak güzellikte aktarıldı. Veee, konser arası … orkestra çekiliyor, perde kapanıyor.

Perde açılıp konserin ikinci yarısı başladığında anlatıcı bizi “ses kaydı”nın görsel haliyle tanıştırıyor. Hayli simetrik ses dalgaları televizyon ekranında dans ediyor. İkinci yarının ilk parçası ise Beethoven’dan “Pastoral”. Bu parçada da hikayenin aslına uymak yerine Olimpos Dağı’nın güzellikleri sunuluyor. Yaramaz Pan’ın flütü, Tek boynuzlular, aşk perileri, Zeus’un eğlence bozan fırtınası, Daina’nın ay ve yıldızları her şey, Olimpos’un bir günü hikaye edilerek aktarılmış. Burada Roma ve Yunan mitolojik unsurları hafif karıştırılmış, karakterler fazla insanlaştırılmış ama hoş. Altıncı parça, Ponchielli balesi ile dans eden devekuşları, su aygırı, fil ve timsahlarla betimlenmiş. Son müzik parçası ise aslında ilki Mussorgsky “Night on bald mountain” ile Schubert’in “Ava Maria”sından oluşan bir kombinasyon. Karanlık ve aydınlık güçlerin savaşını aktarıyor. Tahmin edileceği gibi bir Hristiyanlık dini göndermesi. Zaten filmde hoşuma gitmeyen üç olgu var; simetri, hayvanlar dahil herşeyin insanlaştırılması ve bu din propagandası olarak algılabilecek kısım. Özellikle yaratıcılığı yüksek çocukların etkilenebileceğini düşündüğüm herşeyi simetrik sunma takıntısı bazen insanı rahatsız ediyor. Ama herhangi bir National Geographic belgesinde insanlaştırılıp, kişiyi hayvanlara yabancılaştıran yaklaşım gibi, burada da yaprakların bacaklarının oluşması veya at vücutlu insan başlı mitolojik yaratıkların dişisinin bir podyumda gibi kedi yürüyüşü yapmaları sinirimi bozdu. Bu tarz şeyleri, bu kadar yaratıcılık gerektiren bir işin içinde görmeyi hiç beklemiyordum doğrusu. Din hikayesine dair hiç bir yorumda bulunmak bile istemiyorum zaten.

Ben bu filmi maalesef ilk defa seyrettim. Bence muhteşem; keşke eleştirdiğim noktalarına da daha fazla özen gösterselermiş. Ne yapalım her güzelin bir kusuru var işte. 1940 veya 2000 yapımı, bence seyredilmeli…

Ara 27

- Dün akşam bir film seyrettim

Posted in Filmler

Film kahramanımız Julie, otuz yaşına geldiğinde, hemen her arkadaşı kariyerinde belli bir noktaya gelmiş ama kendisi istediklerini yapmayı başaramamış ama bana kalırsa tembellik edip sabır gösterememiş bir kadın. Kocasının önerisi üstüne, doğumgününde hediye ettiği Julia Child’in yemek kitabı üstüne bir proje yapmaya karar verir. O güne dek başladığı işi bitirme sabrı göstermeyen Julie kendini bilen biri olarak, bu projeye bir de bitiş tarihi koyar: 365 günde Julia Child’ın 524 tarifini yapacak ve blogunda bunları yazacaktır. Her sabah erkenden kalkar, yazar; bazen akşamları, bazen sabahları yemek yapar. Film her Hollywood filmi gibi mutlu sonla biter tabii ki. Ama beni etkileyen bunlar veya blog çağrışımı değil; bu süre içinde kendi yaşadıkları ve Julia Child’ın o kitabı yazarken ki başından geçenlerin işleniş şekli oldu.

Bir dönem geldi kahramanımız Julie kendine döndü, kimseyi düşünmedi. Bir dönem geldi, klasik şekilde kendinden şüphe etti. Julia’yı baştacı etti. Julia ise kocasının Dış İşlerindeki peşinden Çin, Fransa, Almanya, Norveç’e gider; bu arada kitabı için tarifleri yazmaya, sonra yayıncı bulmaya çalışır. Bu arada o dönemdeki Amerikan hükümetinin yönetim şekline göndermeler, bana araya mesaj sokuşturulmuş izlenimi verdi. Bir an aklıma Mahsun Kırmızıgül bile geldi. Aslında Julia’nın içinde bulunduğu dönem ve ruh halleri anlatılmaya çalışılmış ama… ama işte.

Filmin ikili örgüsü insanı hakikaten içine çekiyor. Film bir an 1949 Paris’inde, bir an 2002 Queens’inde geçiyor. Oyuncular anlatmaya çalıştıklarını içselleştirip kendileri yaşamışlar gibi hissettiriyorlar insana. Zaten Hollywood filmi dediğim gibi, oyuncular süper, yumuşak pürüzler, mutlu son. Özel bir film olmayabilir lakin, içimizden birinin çok rahat hayatı olabilirmiş efekti ile insana kendini iyi hissettiriyor.  Ama uyarmadı demeyin; filmi seyretmeden önce mutlaka yemek yediğinizden emin olun; kısacası Julie & Julia‘yı kesinlikle aç seyretmeyin.

comments: 0 » tags: , , ,