Şub 11

- Hrant ölünce

Ben amerikan eğitimi veren bir üniversite mezunuyum. Ve yurtdışında dört sene yaşarken, istatistiklere uygun olarak o topluma uyum sağlayamayıp, gizli bir yabancı düşmanı olarak ülkeme geri döndüm. Gizli diyorum çünkü bunu kendime bile doğru düzgün itiraf edemiyordum. Ve kendi düşüncelerim beni ilgilendirdiği için, etkilenebileceğini düşündüğüm insanların yanında özellikle sert ifadeler kullanmamaya dikkat etmekle beraber, sadece eşimle veya arkadaşlarım ile beraberken kendimi koyveriyordum. Arada kaçırdığımda olmuyor değildi tabii ama sayılıdır bu durumlar.

Bir de son yıllarda Kürt ve Ermeni insanlarla tanıştım. İş gereği, tesadüfen, bir dükkanda, bir söyleşide vs vs.  Ben Türküm. Bunların pek ne olduğunu da bilmeden yetiştim ne yazık ki. Sadece birer sıfattı benim için. Onları da ben gibi bilirdim, bizden gibi bilirdim çünkü. Çocukken ev sahibimiz Ermeniydi. Komşumuz Rum. Okuldan eve Havra’nın bahçesinden geçerek, gider gelirdik de annem insanları rahatsız ettiğimiz için kızardı bize. Orası ibadet yeri derdi, saygısızlık etmeyin. Halbuki mermer merdivenleri çok hoştu ve şapkalı adam (adının haham olduğunu sonradan öğrendim) bize bazen kızar, bazen su, bazen şeker verirdi. Ben Türk olduğumu sonradan öğrendim. Türklük meğer eziyet çekmemekmiş, azınlık olmamak, engelli olmamak gibi güdüleri olmamakmış meğer. Bunları hep sonradan öğrendim. Özellikle son zamanlarda. Kitaplarda “Ne mutlu Türküm diyene” denirdi ama bunlar benim için ezberlenen şeylerdi işte. Herkes ezberler sanırdım. Meğer başkaymış. Meğer Kürtleri ve Alevileri biz engelli yapmışız, güdülerini yükseltmişiz. Ermenileri sindirip, kendilerine güvenlerini yıkmışız; isimlerini saklamışlar bizim yüzümüzden, tanıdığım Kenan Abi meğer Kirkor Abi, Yusuf aslında Josef imiş.

Ben ‘Ali topu at, Ayşe topu tut’ diye cümle duyduğumda bunu hep okuma yazma öğrenirken seçilen en kolay, en beylik özel isimler olarak normal saydım, burada neden hiç Agop yok diye sormak aklıma bile gelmedi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmak, Hrant Dink öldürülüp’de insanların konuşmasına, benim kendime dönmemle ancak mümkün oldu. Bu sorgulama gökten zembille inmedi, ne yazık bunun için bir insanın ölmesi gerekti. Kendimden çok ama pek çok utanıyorum; üzgünüm.

Yurtdışında yaşarken hafifçaplı da olsa yabancı düşmanı gibi, yada milliyetçi gibi olup döndüğüm (hala bu oluşumumu hem kendi gözümde, hem herkesin gözünde nasılda küçültmeye çalışıyorum) ve Avrupalılara kızdığım için, buradakileri görmeme engel olan güdüleri kendimde oluşturduğum ve oluşmasına izin verdiğim ve hatta yansıttığım için üzgünüm.

Yurtdışında yaşarken gördüğüm ve bende derin iz bırakan kavram kendimizi nerede eleştirip, nerede eleştirmeyeceğimiz idi. İstanbul’daki gibi orada da sağanak halinde yağmur yağdı mesela kaç defalar. Yollarda göller oluştu, kanalizasyondan kaka parçaları dışarı çıktı vs. Ama gazeteler başlık attı: Çocuklar Eğlendi….  Bizde aynısı oluyor, gazeteler başlık atıyor: Istanbul sınavı geçemedi, 21. yy eşiğinde Türkiye’den manzaralar, AB’ye böyle mi gireceğiz? Vs vs  Özellikle Ertuğrul Özkök Hürriyet’i Avrupa bizim hakkımızda ne düşünür pek bi merak ediyor her daim. Hrant Dink ölmüş, NTV’de programda konuşuyor dört koca gazeteci, Ertuğrul Bey telefonla bağlanıyor. Avrupa da Avrupa. Orada bir insan ölmüş, adam bunu bırakmış imaj peşinde. Yani ben adam olmadıktan sonra Avrupa iyi düşünse hakkımda ne olur, düşünmese ne olur sanki?

Ama Türkiye hala askeri darbelerini konuşamıyor, araştıramıyor, yargılayamıyor ve kendini yargılayamıyor; ve bunlardan bahsedemiyor. Daha doğrusu sadece bahsedilebiliniyor. Ben bir Paşa’nın suçlu veya güçlü olduğunu ima dahi etmiyorum ve bunu korkumdan da söylemiyorum. Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor, suçlu olduklarına dair imalar dolaşıyor ortalıkta, ve aklamaları, veya bunların araştırılıp soruşturulup kafalardaki soru işaretlerinin giderilmesi gerekmez mi diyorum. Ve suçlu oldukları ispatlanmadığı için suçsuzdur diyorum. Zaten tanımam etmem; kişiliklerine bi lafım dahi olamaz ama o dönemler her ülkede şefaflaştı. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası, Cunta Yunanistanı, İspanya… Hepsinde demokrasi gereği olaylar hakkında yazıldı çizildi, neden bizim ülkemizde bunlar yapılmıyor, neden geçmişimizle yüzleşip, şaibeleri ortadan kaldırıp, özür dilenecek birşey yaptıysak özür dileyip gönül alıp kaldığımız yerden geleceğe daha emin, daha temiz, daha demokrat devam etmiyoruz da sadece Belediye’nin karla mücadelesiyle mücadele ediyoruz diyorum?

Veya, veya neden saygıdeğer cumhurbaşkanımız, bizim irademizle oluşan meclisden çıkacak yeni cumhurbaşkanına karşı çıkıyor? Bizi, bize rağmen nasıl koruyacağını umuyor? Kendisi hiç çocuk olmamış mı? Annesinin yapma dediğini, onu korumaya çalışmasına rağmen hiç mi yapmaya çalışmamış? Hatalı olduğunu bilmeden.. veya bazen bile bile. Toplumlar da insanlar gibi büyümezler mi? 80 yıl önce Türkiye Cumhuriyetinin Meclisinde elektrik yoktu. Okur yazar oranı %10’un çok altındayken, bugün okumaz yazmaz oranı bile anca o sayı. Hatta insanlar sadece okuyup yazabildikleri için bile devlet memuru yapılmış o dönemde. Artık okumayan çocuk sayısını 70 küsur milyonun içinde gazeteler 2548 gibisinden net rakamlarla verebiliyorlar. Gönül bunlarında olmamasını istiyor ama artık bunlar istisna, genel değil. Biz büyüyoruz. Töre cinayet sayısı bile azalıyor, gün gelecek medya ve devlet ve okumak sayesinde, tabii ki demokrasi ve ekonomi de izin verirse, hiç kalmayacak. Bize güvenin artık Sayın Büyüklerimiz, bize güvenin. Bizimle de mücadele etmeyin; mücadele edilecek demokrasi, ekonomi, töre, kimlik, avrupa birliği, kıbrıs, ırak gibi acil ve gerçek sorunlar var.

Sonuç olarak

İktisat Mezunuyum ve Tarih okumaktan keyf alırım. İkisi konusunda da uzman değilim ama bugüne kadar okuyup anladıklarımdan, dinleyip düşündüklerimden, Türkiye ile Avrupa arasında iki fark olduğu sonucunu çıkardım:

  1. Bu ülkede ne zaman ekonomi kötü gitse vergi artırımı ve/veya mal varlığına el koyma ile Avrupayı bugün Avrupa yapan sermaye birikimi devletçe farkında olarak veya olmadan engellenmiş.
    Kurtuluş Savaşını bugün kazanmamızı sağlayan mal varlığına el koyma bile bunun bir parçası. O zaman bunlar geri ödenmiş peyderpeyh. Ama ödenmediği zamanlar olmuş. Maliye kötü duruma düştüğünde Osmanlı Sultanlarının kiminin mal varlığına el koymuş. Mesela 1648 yılında boğdurulan Sultan İbrahim’in yerine altı yaşındaki IV. Mehmet geçer ama hazinede yeniçerelere culus bahşişi ödeyecek para bile yok. Padişah bile olmak için, padişah anası Kösem Sultan, Cinci Hoca diye adlandırılan Hüseyin Efendi gibi zamanın eski padişah üstünde etkili kişilerinin mal varlıklarına el konarak hazine culus bahşişi ödeyecek bolluğa kavuşturulur. Kırk yıl sonra Venediklilerin açtıkları savaşa karşı çıkacak güç yoktur hazinede. İmda-i Seferiye adı altında bu sefer de sultan ve imparatorluk üyelerinin her birinin mal varlıklarının gelirlerine büyük vergiler getirilir. Sebep savaşın lojistik mali yükünü karşılamak. Anlık ihtiyaçları anlık çözümlerle karşılamak eskiden kalma bir alışkanlığımız anlayacağınız.
    Zaten son 50-60 yıl dahil olmak üzere hala gelir artırımı için yapılan en yaygın uygulama vergi artırımı ve özelleştirme. Zira yatırım azda olsa olmakla beraber, hayli uzun sürede tamamlanıyor ve getirisi ondan da uzun sürelerde oluyor ki,o da yönetim ve denetimden kaynaklanan sebeplerle verimli olamadığından veya nam-ı diğer karlı olamayıp gene özelleştirildiğinden, ne gerek var biz hemen vergi artırıp sonuç alalım, değil mi?
    Sermaye birikimi olmadığında ise, en önemlisi işinizin, ekonomik varlığınızın devamlılığının bir güvencesi yoktur demektir. Yani ticaret kötü gittiğinde, işçi çıkarırsınız, veya sigortanızı ödemezsiniz, iyisinden vergi ödemez, borçlu durumuna düşersiniz. Olmadı, iflas ilan eder, kapatırsınız. Bu dükkan bir bakkaliye olabilir, 90’larda olduğu gibi bir banka olabilir; sermaye birikimi olmadıktan sonra hiç farketmez ismi, cismi.
    Ama sermaye birkiminiz olsa, kötü zamanlarda şirketi devam ettirebilme gücünüz olsa, arta kalan parayla yatırım yapar işi büyütürsünüz. Onu bile yapmasanız, yeni ev alır kendinize yatırım yaparsınız ki bu bile makro anlamda ekonomiye katkı demektir, inşaat sektörü ki ekonominin motorudur. Vergi borcu, sigorta borcu olmadığı gibi, ekonomiye katkıda bulunmuş olur ve uzun süreli olmadığı takdirde ekonomik iniş çıkışlardan ciddi olarak etkilenmez. 3 kişilik bakkaliyenizde 2 kişiyle ve borçsuz harçsız çalışmaya devam edersiniz. Ama mal varlığı elinden alınan adam ile sermaye birikimi olmayan adam bırakın 1 kişiyi, kendi başına bile bu döngüyü sürdürmekten aciz olabilir. Tabii bunlar basit genellemeler ama bu doğruluğunu değiştirmiyor.
  2. Hatalarımız hakkında karşılıklı konuşup birbirimizden özür dilemiyoruz. Kendimizi eleştirsek, insan mükemmel değildir, çiğ süt emmiştir, hatasız kul olmaz desek bir… Ah bir desek…  Enver Paşa’nın zamanında yaptığından bize ne? Yapmışlar mı onu bile bilmiyoruz ki! Bırakın araştırsın bu işi yapabilenler. Olmuşssa böyle bir olay, tartışılsın, konuşulsun, bir ortak sonuca bağlansın. Gerçekten bebek öldürmüşşse bir Kürt PKK adına, yargılansın, kendi ahalisinden de, benden de özür dilesin. Gerçekten bir asker sebep olmuşsa kötü bir olaya yargılansın, Askeriye özür dilesin hepimizden. Başka birşey istemiyoruz ki. Özür dilendi diye, hata yapıldı diye itibar beş paralık olmaz, aksine hepimiz insanınız, hepimiz hata yaparız, esas insanı yücelten özür dileyebilmektir.
    Hayal kuruyorum ya nasılsa, aynı okula kürt arkadaşımda, bende gidiyorum diye varsayıyorum; ortak ve yasal dilimiz Türkçe, hepimiz öğreniyoruz ama ek dil dersimiz var; mesela ben Osmanlıca, diğerleri Kürtçe, Ermenice öğreniyorlar diyelim. İrlandalılar yapmış bunu. Resmi dil ingilizce öğrenirken, mecburi ikinci dil olarak kaybolmasın diye İrlandacayı öğreniyor. Hayal kuruyorum ya, tarih dersinde padişahların Viyana kapısına gitmelerini değil de, hem Osmanlı Hukuk Sistemini, hem de Süryani Tarihini öğrenelim mesela. Dünya üstünde 700 küsur yıla yakın ve üç kıtada hüküm süren başkaca bir imparatorluk olmadığına göre onlardan öğrenilebilecek Viyana kapısı dışında başka şeylerimiz de olmalı.
    Okuduğum bir kitapta diyor ki Atatürk Kürt Liderler olmasaydı Kurtuluş Savaşını kazanamazdı, diğerinde diyor onları kullandı, bir başkasında bu konunun esemesi bile yok. Ama eminim belgeler açılsa, sadece Türkiye değil, İngiliz, İtalyan, Fransız, Amerikan ve diğer belgeler de açılsa, bu işin erbabları incelemelerini, araştırmalarını yapsalar mesela, düzgün tarih kitaplarımız olacak ve aman öyle miydi, böyle miydi diye aman da şöyle de deniyor, böyle de deniyor, hangisine inansak acaba demek yerine, yorum katıp duygularımıza sarılmak yerine, hepimiz gerçeği görüp, gerçeğe sarılabileceğiz. Eğer kapağında bir generalimizin resmi olan Time dergisinin Türkiye’ye girişi yasaklanıyorsa, ‘acaba bunun altında birşey mi var’ diye düşünmez miyim ben? Belkide aslında altında hiç bir şey yok. Ama yasaklanınca kim düşünmez ki? Herhangi bir insan olarak? Ama ben artık öyle düşünüyorum. Çünkü BEN BİLMİYORUM, CAHİLİM BU KONULARDA. Ben halktan biriyim.

Ama bunları kendimizi, ve başkalarını ne överek, ne yererek, ne de yokmuş gibi varsayarak yapabiliriz. Sol meleğin kullandığı günahlardan biri gurursa, diğeri kibir, bir başkası cehalet… Bilmediğimiz birşey hakkında daha fazla hatalı görüş üretme ihtimalimiz var. Özellikle bu bilmediğimiz konular vatan, millet gibi duygusal konulara hitap ediyorsa bu ihtimal daha da artıyor. Hele hele ekonomimiz nazikse, bu ihtimal bir eşitliğe, bir gerçekliğe dönüşüyor maalesef. Üretimde bulunan, karnı tok, sırtı pek adam, hele hele demokratik ortamdaysa neden öteki denilMEyeni, durup dururken kanına dokunup vursun ki?

Ocak 2007

comments: 0 » tags: ,
Şub 2

- Bilinen ve bilinmeyen tanımlarıyla Miliyetçilik

Türk Dil Kurumu, internet sitesindeki sözlüğünde milliyetçiliği ‘‘maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlar.  Günümüzde devam eden tartışmalarda yeraldığı gibi negatif veya pozitif bir tarafı yoktur milliyetçiliğin. Her inanç gibi, milliyetçilik dahi, tanım olarak iyilik veya kötülük içermez, negatif veya pozitif olmaya çalışmaz lakin, hemen hemen her inanç gibi iyi veya kötü tarafa çekilebilir, negatif veya pozitif amaçlar uğruna kullanılabilir. Yani, her inanç gibi insanın yorumu devreye girer, polemiğe açık hale gelir.

İnanç diyorum, çünkü tanımından da anlaşılacağı gibi bir anlayış, bir düşünce şekli, bir kalp, bir yorum işidir. Bir özgür düşüncenin ürünüdür milliyetçilik de aslında.

Şimdi ‘’Negatif milliyetçilik’’ diye adlandırılan kavram için bildiğimiz ve bugüne kadar söylenen tanımları unutsak ve Türkçemizi kullanarak, yeniden anlamını bulmaya çalışsak burada diyorum.  Madem milliyetçilik millet ve ülkenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak, negatif milliyetçilik o zaman, negatif kelimesinin anlamından yola çıkılınca,

-       milliyetçilik anlayışının kendisinde bir negatiflik olması durumundan,

-       veya milliyetçilik anlayışının sonucunda ortaya çıkan durumun negatif olmasından,

-       veya başlangıçta negatif olan bir duygu/durumun sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik durumundan

bahsediyor olmalı. İlk seçeneğimiz olan, anlayışın kendisinde negatiflik durumunu, tanım olarak incelememiz gerekse de, şuan bir kenara bırakıyorum çünkü bu polemik bile olamayacak kadar büyük bir hakaret, suçlama, kötü niyet besleyebilecek bir düşünce şekli içerdiği düşünülebilir kimi okuyucularca. Üstelik böyle bir tanımlama doğru olursa, milliyetçilik kavramının kendisi negatif demektir ve bu durumda pozitif bir anlayıştan da doğal olarak söz edilemeyeceğinden, diğer seçenekleri düşünelim ve hangisinin doğru olduğunu bulmaya çalışalım.

Milliyetçilik anlayışının sonucunda negatiflik ortaya çıkmışsa:  Sonuç negatif olursa, yani Hrant Dink’in öldürülmesi gibi yurt içi ve yurt dışında etkisi olumsuz olan bir olay gerçekleşirse, aslında maddi ve manevi açılardan her şeyden üstün tuttuğumuz millet ve ülke çıkarlarımız zarar görmüş olacağından, milliyetçiliğin tanımına ters düşen bir durum söz konusu oluyor demektir. Ki bunu hiçbir milliyetçinin istemeyeceğini düşünerek, ve örnekleri çoğaltarak bu sonuca tekrar tekrar ulaşabileceğimize rağmen, bu tek örnek ile negatif milliyetçiliğinin tanımının basit mantıkla ‘’sonucun negatif olması durumunu’’ olmadığı sonucunu çıkarıyorum.

Başlangıcın negatif olması durumunda ortaya çıkan milliyetçilik: Bu durumda da, bir düşman, bir ego sorunu ile ortaya çıkan bir milliyetçilik söz konusu demektir. Aklıma ilk, TDK’nın tanımında kullanılan Yakup Kadri’den alınma örnek cümle “Bu şüphe, bu hayal sukutu beni çok geçmeden sert ve mutaassıp bir milliyetçiliğe atacaktı.” geliyor. Yani bir düşman, bir hayal kırıklığı, bir ego, kısacası negatif bir duygu, karşısında ortaya çıkan bir milliyetçilik söz konusu. Tam da Hrant Dink’in yazısında bahsettiği, Ermeni Diaspora’sının, Ermeni milliyetçiliği için yıllarca arkasına sığındığı Türk Düşmanlığı gibi bir negatif durum anlayacağınız. Daha başka deyişle, Ogün Samast’ın ‘‘dedikleri kanıma dokundu abi, vurdum’’ demesi gibi bir durum.  Negatif bir duygudan, bir düşmandan, kötü bir düşünceden beslenen bir milliyetçilikten bahsediyoruz yani.

Gene aynı basit mantık* kurgulaması ile, rahatlıkla; negatif milliyetçilik aslında ‘‘negatif (savaş, düşman, soykırım, aşağılama, hayal kırıklığı vb) bir sebep, veya duygu sonucu ortaya çıkan; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlanabilir diye bir tez üretebilirim.

Peki, bu mantıkla baktığımız zaman, negatifin karşıtı pozitif olduğuna göre, öyleyse pozitif milliyetçilikte,  ‘‘pozitif (ne sorusundan önce nasıl sorusuna cevap bularak yapılan vatanseverlik, erdemlilik, örneğin iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırmak, vb) bir sebep, durum veya duygu sonucu ortaya çıkan; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlanabilir diye başka bir tez üretemez miyim?

İşte bir gazete yazarının, Türkiye Milli Futbol Takımı Dünya üçüncüsü olunca kim sevinmedi ki sorusuyla desteklediği ama ‘‘başarısızlıklarından ders çıkaran, başarılarıyla övünen, dünyayla yarışan, kendisini muasır medeniyetlerle kıyaslayan …’’ diye muğlak bir tanımla ortaya koymaya çalıştığı pozitif milliyetçiliğin aslında bu olduğunu düşünüyorum. Ama muğlak derken kasdettiğim tam da tanıma eklediğim tek kelime. Ne kelimesinden önce, nasıl kelimesine cevap bularak yapılan milliyetçilik inanışı.

Nasıl kelimesi, kendini çok net ifade eden bir kelimedir aslında.  Bir örnekle açıklarsam; ‘ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir’ der büyüklerimiz bize. Karşımızdaki insanın kalbini kırmadan ama kendi dürüstlüğümüzden de fedakarlık etmeden, düşücelerini gayet güzel ifade edebileceğinin gerçekliğini anlatır sana bu nasıl kelimesi. Tam da bu noktada aslında Milli Futbol Takımımız bize çok güzel örnek olabilir, pozitif milliyetçilik anlayışı için. O futbolcular yaşamlarını transfer paraları ile idame ettiriyorlar, Dünya Kupası maçlarında sakat kalıp bir daha onca transfer parası alamayabilirlerdi. Hala milli maçlar tartışılır durur uluslararası futbol camiasında. Ama bizimkiler milli çıkarları, kendi maddi çıkarlarına yeğ tutup bunu gerçekleştirdiler ve üçüncülük kupasını aldılar. İşte bu pozitif milliyetçiliktir diyoruz buna. Pozitif, kimseye zarar vermeden, kimsenin canını yakmadan, hatta bırakın fiziksel olarak canını yakmayı, kalbini kırmadan yapabildiğin birşey olmalıdır.  Tıpkı demokrasi gibi. Tıpkı düşünce özgürlüğü gibi olmalı diye düşünüyoruz değil mi? Çünkü adı pozitiftir.

Bu noktada, şu ana kadar yaptığım tanımlamalar çerçevesinde ve bugünkü gündemimizde, ‘‘doğurdukları sonuçlar itibariyle negatif veya pozitif milliyetçilik arasında herhangi bir farklılık var mıdır’’ diye bir soru takılıyor aklıma.

Aslında, negatif milliyetçilik konusunda, çok düşünüp tartışmaya sanırım gerek yok. Adı üstünde, kelimenin anlamıyla negatif.  Negatif duygu, negatif sonucu doğurur. Bunu günlük yaşantımızda bile yaşıyoruzdur. Huysuzluğumuz üstümüzdeyken bindiğimiz otobüste biri ayağımıza bastığında söyleniriz. Ama huysuz değilken, aynı olay başımıza gelirse anlayış gösteririz çünkü otobüs kalabalıktır ve karşımızdaki ile empati kurabilecek kadar sakinizdir o sırada. Bu aynı olaya gösterilen farklı tepkiler bile bize, kökendeki duygu farklılığının sonucu nasıl etkilediğine dair güzel bir örnek sunar. Kanına dokunduğu için adam öldüren bir insan örneği ise, kafamızdaki sorulara netlik kazandıracaktır. Evet, negatif milliyetçilik, negatif sonuçlar doğurur; kötü bir şeydir. Yani, Tü, kaka!

İşin esas çetrefilli ve zor kısmı ise pozitif milliyetçiliği değerlendirmek. İsmi, cismi ve sıfatı pozitif! Anlamı pozitif! Çok olumlu bir kelime. Çok olumlu duygular uyandırıyor insanın içinde. İnsana psikolojik olarak olumlu sonuçlar doğurması gerektiği, olumlu birşey olması gerektiğine dair önyargı besletiyor doğal olarak. Peki gerçekten pozitif sıfatını taşıyan milliyetçilik her zaman pozitif sonuçlar doğurur mu? İsmi gibi kendi de pozitif olabilir mi?

Ben gene bu noktada bir kelime oyunu, dolayısıyla bir duygu/durum oyunu oynamak istiyorum. Tanımda kullandığım NASIL kelimesinin burada da geçerliliğini sürdürdüğünü düşünüyorum.

Bu ‘nasıl’ kelimesi çok sihirli bir kelimedir aslında. Hayatınızda deneyebilirsiniz. Mesela politikacılar seçim öncesi mitinglerde, kendi inandıkları görüşleri çerçevesinde herşeyi güllük gülistanlık yapacaklarını vaad ederler. Ama nasılını söylemezler. İyi ama nasıl şekerim? Nasıl her mahallede bir milyoner olacak? Enflasyonu yüzde yüz yaparak mı? Nasıl pembe panjurlu bir evimiz olacak? Nasıl saçını süpürge ettin bana?

İşte aynı kelimeyi pozitif milliyetçilik için kullanırsam; Nasıl pozitif milliyetçi olunur? Ne yapar bu milliyetçi pozitif olmak için? Sonuçta herkes müzisyen, sporcu, alim, yazar olup, ülkesini uluslarası arenada tanıtamaz. Peki sokaktaki adam nasıl ifade eder kendini pozitif milliyetçilik inancında? Yani milli çıkarı, pozitif duygu/durum sonucu, kendi çıkarının üstünde nasıl tutarsın? Hadi tuttun, bunu nasıl ifade eder, ve nasıl sonucunun da pozitif olmasını sağlarsın sokaktaki Ali ve Agop ve Musa Efendiler olarak?

Milli takım üçüncü oldu. Sen iş yerindesin. Ama patron seni işten kovacak umrun değil, vatan millet sağolsun, kutlamalara katıl….. Evet, tabii ki saçmaladım…

Milli takım üçüncü oldu, kutlamalara katıldın, adamlar kurşun attı balkondan, sen öldün…. Bu da mı gerçek değil, hiç mi olmadı? Düğünde, dernekte, futbol maçında?

Milli takım üçüncü oldu, kutlamalar katıldın, hiçbirşey olmadı, eğlendin evine döndün.. EEEEEEEEEEEEEEEE, bunun milliyetçilik neresinde? Kurşunun neresinde? Kutlamanın neresinde, sevincin neresinde milliyetçilik?  Sevinç ne zamandan beri bir milliyetçilik?

Sevinmek milliyetçilik demek değildir kanımca. Adı üstünde işte sevinmek o. Hatta milliyetçi olmadığın için, adamlar üçüncü olunca ‘ne kötü, adamlar üçüncü oldu’ da demezsin. Çünkü bu da başka bir uçtur. Anti-milliyetçiliktir ve bundan da kaçınmak gerekir kanımca. Ve bence, milletin yerine vatan evladını, ulusunu sevebilirsin. Milliyetçi olmadığın için, illa anti-milliyetçi olman gerekmez. Ama bu da başka bir yazı konusu olabilir ancak.

Konumuza dönersek, ben, sokaktaki herhangi biri olarak kökeni ve sonucu pozitif olacak bir milliyetçi olabilir miyim? Bence, milliyetçilik de, diğer tüm inançlar gibi, sadece inançta kalıp, eyleme dökülmediğinde – ki eylem derken başkalarını fikir olarak bile etkilememekden bahsediyorum – ancak negatiflik içermez.

İnanç, polemiğe açıktır. Bana bu yazıyı yazdırtır. İnanç, yoruma açıktır, herkesin bir fikri, bir düşüncesi vardır. İnanç, duygulara hitap eder, duygular sömürülebilir, deşilebilir, kandırılabilir; gün be gün, an be an oynanabilir ve en, ama en önemlisi bırakın dışsal koşulları, insanının kendi bilinç altı insanın kendi duygularıyla oynar da insan bunun farkına bile varmaz. Yani demem o ki; milliyetçiliğin negatifi pozitifi olur mu?

Şubat 2007


* Felsefe/Mantık/Sosyoloji alanlarında bilgi dağarcığımın çok geniş olmamasından dolayı özellikle ‘basit mantık’ diyorum. Bu konuda daha geniş çözümlemeler yapılabileceğinin farkında olmakla beraber, hem konumun dışına çıkmak, hem de bilmediğim bir alanda aşık atmak istemiyorum.

comments: 0 » tags:
Oca 31

- Sol meleğe karşı Sağ melek

Ben de sesimi çıkarmak, duyurmak istiyorum ama nereden nasıl başlayacağımı da, nasıl ifade edeceğimi de çok bildiğimden değil bu istekliliğim. Ama sağ meleğim bana yapmam gerektiğini söylüyor.

Küçükken annemin satır aralarında verdiği din dersleri olurdu. Hani ‘otur çocüm bakim şuraya’ diyerek değil de, iş yaparken, yanında onu seyrederken yapılan konuşmalar esnasında olan türden. Bir keresinde dedi ki:

- herkesin her bir omzunda birer meleği vardır, kızım. Sağ omzunda seni koruyan, gözeten, her sözünü dinleyişinde defterine işleyen ve seni allaha daha bir yaklaştıran melek ile sol omzundaki şeytan isimli ve seni her daim cezbetmeye, aklını çelmeye çalışan, seni doğru yoldan uzaklaştırıp kendine yaklaştırmaya çalışan melek.  Şeytan’da Allah’ın bir meleğidir ve işi gücü seni baştan çıkarmaktır. Özellikle sen kendini çaresiz hissettiğinde…. Onun sana her seslenişinde sağ omzundaki koruyucu meleğinde sana onun sözüne uymaman için uyarıda bulunacaktır. Sana ne yapman gerektiğini söylemez ama ona uymaman gerektiğini söyler. Bunu sakın unutma. Sen her daim aklını kullan. Ve kendine farklı bir yol bul.

Geçen gün, Agos gazetesine yürüdük, karanfil bırakıp, deftere üçsatır bizde birşeyler yazıp, duygularımızı ifade edelim dedik. Taksimden itibaren yürüdük ama birbirimizle çok az konuşabildik, zira yol boyunca sol meleğimle sağ meleğim birbirleri ile kapıştı durdu ve bende hep onları dinlemek zorunda kaldım. Çaresizlik duygusu bende olağanüstü boyutlarda. Çünkü çok ama pek çok duygusal bir kadınım. Dün sol meleğim bana o kadar çok şey söyledi ki, duygusallığımın boyutlarını göstermek için bir ikisini sizle paylaşmak istedim.

-       bırak hayatındaki kaybedeceklerini, git ve militan ol

-       git ermeni kilisesine adını yazdır, din değiştirt, kimliğine işlet

-       siyasete atıl

-    tarih seviyorsun madem kendi zevkin için okuyacağına, seç önemli konulardan birini araştır, incele, röportajlar yap ciddi ciddi bir kitap yaz

-       kale dediğin insanlara birer mektup yaz, onlar hergün tehdit mektubu almaya alışkın, birde senden umut mektubu alsınlar

-       …..

Sonuçta bunların mantıksız olanlarını yapacak değilim tabii ki, sol melek nede olsa o! Başkaları onu dinlememeyi öğrenememiş ama ben azda olsa öğrendim. Hatta onun hakkında dalga geçebilir, genellemeler bile yapabilirim. Örneğin gençkızlığa geçiş aşamamda atılan laflardan tutun da, bir dükkanda fahiş fiyatla kalem satan dükkan sahibine kadar her türlü hakarete, haksızlığa karşı tanık olduğumda, şeytanımın ilk lafı genelde ‘bu insanların hiç korkuları yok mu’ olur. ‘Onlar aynı şeylerin kendi başlarına gelebileceğini hiç düşünmezler mi acaba’ diye düşünürüm.  Hani iğneyi kendine, çuvaldızına başkasına batırmak gibi. Mesela biri laf mı attı bana, adama döner, ‘senin annene, kız kardeşine bu lafları atsalar hoşuna mı gider’ diye sorabilirim, sorarım da. Hayır, bunun çok parlak bir fikir olmasından değil sormaklığım, kendi yaptığı işin kendi başına da iş açabileceğini kendi düşünmediyse bile farkına vardırtmak gibi bir kaygıdan. Sanki sadece laf atılma ben ve benim gibilere mahsusmuş gibi düşünmesin diye. Çünkü annemle gittiğim mahalle pazarlarında başı bağlı bir çok kadına sürtünen adamı engellemeye çalışmışımdır.  Veya Hrant Dink’i hedef haline getiren kişileri düşünürsem, bu eylem sırasında, adliye önünde o kişiler aynı zamanda kendi yüzlerini de Dink gibi düşünenlere hedef haline getirmiyorlar mı aslında? Bizler normalde nerdeeeeen tanıyalım Dink’i veya O kişileri? Ama sağolsun bana hem O’nu, hem kendilerini tanıtıyorlar. Allah’ın Trabzon’ununda Dink’in bir makalesinin tamamını okuyup anlamamış çocuk nasıl Dink’i 301 sayesinde, Onlar sayesinde öğrendiyse; 70 milyonda gene aynı sayede Dink’i ile aynı anda Onları da öğrenmedi mi? Şimdi bu adamlar hiç korkmuyor mu?  Ve korksada korkmasada, hatta ister elini altın lavaboda yıkamış, ister Kanuni Süleyman olmuş, isterse Kazıklı Voyvoda en en önemlisi, yüz sene de yaşasa, eceliyle de ölse, öldükten sonra toprağın altının ermeni, türk, acem, kürt, rum, amerikan, ingiliz, hint ayrımı yapmadığını hiç mi düşünmüyorlar? Sonuçta öyle yada böyle hepimiz birgün öleceğiz. Hepimizi aynı solucanlar yiyor, aynı şekilde etler lif lif ayrılıyor, böcekleniyor, kurtlanıyor, çürüyor ve aynı hiçlik içinde yokoluş! Tek fark ardında bıraktığın işler iken… Kimbilir onların çocukları bırakın bizlerden biri olmayı, sadece belki de onlardan biri olmayacak ve …..

Ben hayatımda aslen iki ama hatırladığım kadarıyla bir askeri darbe yaşadım. Bu satırlar yüzünden, birilerinin beni duyabileceğini, bilebileceğini, görebileceğini, fişleyebileceğini biliyorum. Ve adım bilinmediği için bir gün bir yere gidebileceğimi de biliyorum ama ne yapayım, sağ meleğim, susarsam bu ülkede okutmaya çalıştığım çocuklara bir gelecek bırakamayacağımı söylüyor bana. Susamıyorum.

Keşke herkes kendi sol meleğinin kendine ne tür oyunlar oynayabileceğini bilse, onu dinlemese de, ….

Ocak 2007

comments: 0 » tags: ,
Oca 28

- Beklenmedik süprizler / Süpriz kent Mardin

Kısa veya uzun süreli yolculuklara çıkarken kocam veya ben birbirimize küçük notlar bırakırız. Bazen evin garip noktalarına, bazen bavul içine, bazen aynanın üstüne, bazen biletin kenarına yazılan küçük bir not olur bunlar. Eskiden böyle değildik pek ikimizde ama yaşlandıkça insanlar romantikleşiyor sanırım bizde de bir birbirine düşkünlüktür gidiyor. Bazen yanyanayken bile minik süprizler yapabiliyoruz birbirimize. Bir cümleyle veya gelen bir çiçek, bayram seyran olmadan alınan bir hediye. Süprizleri seviyoruz işte. Beklenmedik anlarda gelen süprizlere özellikle bayılıyorum. Yani doğumgünlerindeki, bayramlardaki gibi beklenen süprizlerden bahsetmiyorum. Yorgun,  herhangi bir günün ardından kös kös eve giderken yolda karşılaştığın bir insan, evde bekleyen bir demet çiçek, aldığın bir telefon, mektup mesela..

Önceki bayramlardan birinde Mardin’deydim. Beklenmedik bir şehir, süpriz şehir diye tanımlıyorum artık bu kenti. Mardin iki ayrı şehirden oluşuyor aslına bakarsanız. Tepeye kurulmuş “Mardin” denilen eski şehir ve tepenin eteklerine kurulmuş “Yenişehir” denilen yeni bir kent. Mardin’e gidelim denilince tepeye, eski şehire çıkılıyor. Fotoğraflarda, belgesellerde gördüğümüz şehir işte bu şehir. Dört günlük kaçışımızda görmek istediğimiz yerlerden biriydi Mardin. Yanımızda Diyarbakır’da doğmuş büyümüş bir arkadaşımız vardı. Sağolsun hem rehberlerin, hem de yaşayan insanların bildiği yerlere götürmeye çalıştı hep bizi.

Mardin’e bir akşam üstü vardık, Hasankeyf arkasından. O akşam keyifli eski bir binada yemek yedik. Eski kervansarayda kalıyorduk ya, binanın taşı duvarı dışında pek bi eskiliği kalmamışlığından, hoşnut olmamıştım. Ama genede betondan güzeldi işte, insan ve yaşanmışlık kokuyordu. Pimapen tarzı pencereler yoktu ve herşey ahşap veya taş olduğundan duvarlar bile canlı gibi nefes alıyordu.

Neyse efendim, ertesi sabah arkadaşımız bizi bir manastıra götürmek istedi, herkes bayılarak atladı; ben hariç. Ben, tanımadığı bir yere gidince müzelerinden önce sokaklarını dolaşan, sinemasına gidip yerli ahali ile film seyretmekten hoşlanan garip biriyimdir aslında. Yani şehrin normal yaşayışını öğrenmek isteyenlerden. Hani kediniz vardır da evde siz yokken ne yapar diye merak edersiniz ya, işte ona benzer birşey. Ben orada değilken o insanlar ne yapar, nerelere gider, hangi sokaklardan geçip nereden ne alırlar, onu tasavvur etmeyi sevenlerdenim. Oradan dönüş sonrası için aklımda gündelik yaşama dair resimler kalsın isterim. İşte o yüzden kısıtlı zaman içinde manastıra gitmek yerine soğukta, sokaklarda biraz da olsa tek başıma dolaşmak istedim. Hangi ara sokağa girersem ne görürürüm, nereye çıkarım diye öğrenmek istedim. Ara sokak bakkaliyesinden şeker ve su almak, sahibi ile laflamak anlayacağınız.

Kervansarayın önünden arkadaşlarımı yolculadıktan sonra içerdeki yöre çalışanlarıyla sohbet ederek sabah çayımı içtim. Bana hangi sokaktan başlayabileceğimi tarif ettiler. Eski usul fotoğraf makinamı ve gözlüğümü boynuma taktığım gibi daldım ara sokaklara. Önce, Mardin’in ünlü “abbara” denilen tünel sokaklarından yukarılara doğru çıktım.  Boş ve kocaman bir bina gözüme çarptı. Açık kapılarından korka korka, aklıma türlü korku filmi senaryolarından enstantaneler gele gele gezdim binayı. Tepeden aşağıya bakan bir pencerenin içine oturup sigara içtim, dinlendim. Makinamın filmini kontrol edip, aklımın uçmuşluğunu dinginledikten sonra çıktım gene boş sokağa. Kafayı kaldırdığımda bana seslenen yüzler, sesleri duymama olasılığıma karşın sallanan ellerle karşılaştım. Bu sefer aklıma hiç bir korku duygusu düşmeden sallanan ellere doğru gittim. Sokaktan bir kat yukarıda, balkon gibi bir yerdeydiler. Yaşlısı, genci vardı aralarında. Derisi büzüşmüş veya gergin eller, gülümseyen yüzler. Mardin’de bazen bina girişlerini bulmak zor oluyor. Bizim gibi yeni şehirlere alışık insanlar binanın girişinin yan bina ile aralarında bulunan dükkanın köşesinden olabileceğini aklına getiremiyor sanırım. Yukarıdan seslenen insanların talimatlarına rağmen, kelimenin tam anlamıyla birbuçuk dakikada bulduğum girişten geçip, arkadan yukarıya açık havada çıkan merdivenleri tırmanırken modernliğime birsürü söylendiğimi çok net hatırlıyorum. Meğer bina yaşlılar yurdu imiş ve bayram günü insanlar yakınlarını bekliyormuş. Bana seslenmelerinin sebebinide, Mardin sokalarında daha sonra ilerleyen saatlerde dolaşırken anlayacaktım. Burası gerçekten eski bir şehir ve Hindistan’lı Anna’nın kapısını kapatmamaktan hoşlandığı gibi insanların birbirine güven ve sevgi duyduğu, tanımasa da birbirleriyle konuşup, tokalaştığı bir kent.

Yaşlılar evinde ikram edilen çayı içerken beylerle sohbet ettik. Kendileri ayakta durdular karşımda ama beni oturtular. Sigara ikram ettim, beraberce içtik, kendilerinden ve Mardin’den konuştuk. Arkadaşlarım dönmeden, ben daha sokaklarda burnumun doğrultusunda dolaşmak istediğimden ve azalan vaktimin dürteklemesiyle onları bırakıp sokaklara döndüm. Bulduğum bir bakkaldan bisküvi ve su alacaktım ki karşıma O çıktı; Tuncay. O gün bugündür aklımdan eksik edemediğim bu çocuk-delikanlı beni çok etkiledi. Benimle arkadaşlarım geldikten sonrada dahil olmak üzere tüm gün sokaklarda dolaştı. Önceleri beni takip eden bayram çocuklarından biri sandım O’nu. Sonra anladım ki öyle değil, benim gibi… Ailesine benimle beraber olduğunu ve kendisini merak etmemelerini haber vermesini istedim. Çünkü hayatımda ilk defa başıma buyruk dolaşırken bir yol arkadaşım olsun istemiştim. Sağolsun kırmadı beni. O’da benim kadar keyf aldı sanırım yol arkadaşlığımızdan.

Önce beni gerçek bir eski kervansaraya götürdü. ‘Gir içeri bizim komşumuz onlar, gezdirirler sana içeriyi. merak etme rahatsız etmezsin sen bizi’ diye beni teşvik eden Tuncay olmasaydı böyle biryeri hayatta göremezdim. Arkadaşlarımın hiçbiri de göremediler maalesef.

İçinde bir koca aile – kızları, damatları, oğul ve gelinleriyle, torunlarla – içiçe yaşıyordu. Hepsi bir göz odada değil tabii ki. Kervansaray bu; adı üstünde çeşit, çeşit odası olan koca bir bahçenin içinde ve çevresinde. Ev ahalisinin içinde, babaların en yaşlısı olan baba, birkaç zaman önce bahçenin bir kısmının çökmesiyle kervansarayın altında koca bir sarnıç-su deposu olduğunu keşfetmiş. Allahtan içine düşmüş ama kendisine birşey olmamış. Beni, sarayı dolaşırken o tür tehlikeli yerlerden uzak tuttu. Eskiden atları katırları bağladıkları alanları bozmadan ama kendilerine uygun bir stil ile depo alanı olarak kullanmaya başlamışlar. Gezdim. Gördüm. Eskiden yemek yenilen, bizim kaldığımız eskimsi ama yenilenmiş kervansaryada lobi olarak kullanılan alan, onların salonlarıydı. Misafirlerini orada ağırlıyorlardı. Nişlerdeki süslemeleri, bezemeleri çok bozulmasın diye perdelerle kapamışlar. Açtılar, gösterdiler. Mest oldum. Tuncay dışarda bekliyordu. Söyledim, ayıpladılar beni, gidip çocuk-delikanlımı getirdiler içeri. Beraberce oturduk, arada kimseye çaktırmadan birbirimize attığımız gülücük ve mimiklerle bir süre sonra şekerimizi yemiş, çayımızı içmiş ve aynı anda ayağa kalkmıştık. O kalkma anında gözüm karardı, başım döndü, beynimin salgıladığı mutluluk hormonu fazla gelmişti anladığım kadarıyla. O kadar mutlu, o kadar keyifliydim. Kendimi sultanlardan farklı görmedim o gün hiç. Sanki dünyanın merkezi bendim ve burada bunu hiç çekinmeden herkes bana yaşatmaya çalışıyordu.

O gün içimdeki duygular o kadar yoğundu ki, size bunları yazabilmek için üstünden üç bayram geçmesi gerekti. Anca kendimi toparlayıp bu şehre layık olabilecek bir giriş yapabileceğimi hissettim. Bunun için de bir başka bayram geçip, annemin yanına gidip, gene kendimi o merkeziyette bulmam gerekti.

Eski kervansaraydan çıktığımızda makinamı Tuncay’a verdim. İlk defa eline bir fotoğraf makinası alıyormuş Tuncay. Bilebildiğim kadarıyla, ne zaman ne yapması gerektiğini kısa kısa öğrettim ve ona bıraktım kendi görüş açımı. Ben ‘bu binayı şu açıdan çeker misin canım’ dedikçe ayarları yaptı ve bastı deklanşöre Tuncay. Istanbul’a, eve dönene kadar bastırmadım fotoğrafları. Tuncay kadar süpriz olsun istedim Tuncay’ın fotoğraflarının. Ve burada basılan fotoğrafların bir kısmı benim bakış açım ve O’nun emeği, bir kısmı da sadece O’na ait.

Arkadaşlarımla buluşana kadar gezdik Tuncay’la bir başımıza. Sonra aramıza arkadaşlarım katıldılar. Evet bir araya gelmedik, bize katıldı arkadaşlarım. Sanki onlarda Tuncay’ın büyüsüne, Mardin’in süprizli sokaklarının verdiği hastalığa yakalanmış gibi. Ama akşam üstüne doğru gerçekten yakalandılar bu hastalığa. Gözlerinde gördüm. Kanıma karıştığını bildiğim gibi, onlarında bakışlarında hissettim bunu.

Hep bereber sokaklarda dolaşırken, kalenin eteklerinde bulduk önce kendimizi. Hayran olduk, bakakaldık bozkıra, manzaraya, kaleye. Fıkrada, önündeki hangi yemeği yiyeceğine karar veremeyip açlıktan ölen eşek misali, başımı hangi yöne çevireceğimi bilemedim. Aptallaştım. Bir dağa, bir doğuya, bir bozkıra, bir eski bir yeni şehre, bir batıya bakar buldum kendimi, başım döndü gene. Şehirdeki camiler, medrese ve eski taş binalar aklımı başımdan aldı. Hele, aşağı doğru yola çıkıp gene ara sokaklara daldığımızda bizi evlerine bayramlaşmaya çağıran birkaç kadını görünce hepten gözlerim karardı. Evlerinin önünde oturup kaldım önce. Sonra kocam kaldırdı beni ve hep beraber içeri girdik. Tuncay’la gizli gizli fısıldaşıp fotoğraflarını çektik ev sahiplerimizin. Tuncay’a kola, bizlere kahve ikram ettiler; büyük büyük ev sahibesinin koynundan çıkardığı anahtarla kapısını açtıkları dolaptan alınmış şeker tuttular. Gene bakıştık Tuncay ile. Yanıma bağdaş kurup oturmuş büyük büyük ev sahibesinin dizlerine başımı dayayınca diğer yol arkadaşlarımın şaşkın bakışlarına aldırmadan, kocam da dayanamadı bir fotoğrafta o çekti. Nede olsa alışık karısının ortama ayak uydurmasına, deliliklerine.  Ve ben mutluluk ile keyften kendimi boğuluyormuş gibi hissettim.

Sonra telkari yapımını seyrettik az biraz Mardin’in küçük kuyumcularında. Tuncay’ın ara sokkalardan birinde kalmış bakır işi yapan amcasından hediyelik aldık. Rehber olmayan rehber arkadaşımızın götürdüğü ahbabından eskiler aldık. Bize hediye edilen parçalara sevindik, mutlu olduk. Tuncay makinaya yeni film aldı, filmi içine takmasına izin vermeyen fotoğrafçıya kızdık. Sokaklarda kaybolduk. Esnaf lokantalarından birinde yemek yedik, açık havadaki aile çay bahçelerinde dinlendik, çay içtik. Tuncay’la geleceğe dair sohbet ettik. Sevdik O’nu, kendimizi sevdirdik, konuştuk O’nunla. Dösim’e girdik, çalışanları seyre daldık, zamanı unuttuk. Akşamın oluşuna, zamanın bu hızda akışına hayret ettik.

Ve süprizlere aşık ben, bu süpriz kente aşık oldum. Tuncay’ı aklımdan çıkarmadım. Bu satırları yazabilmek için, bu şehri içine sindirebilmeyi bekledim. Daha da çok iyi sindirebilmiş değilim ama genede annemin yanına yaptığım bir yolculuk yazabilmemi sağladı. Biliyorum kendime süpriz yapmak istediğim bir başka zaman gene Mardin’e gideceğim ve sindirmeye çalışacağım bu kenti içime. Bu görgüsüzlüğüm, bu merkeziyetçiliğim geçecek o zaman, anlayacağım ki bu kent herkese bunu hissettiriyor, kendisi süpriz kent; hangi duyguyu istiyorsanız o duyguyu size açıyor, sunuyor. Ana kucağı gibi…

Sağlıcakla kalın….

Ocak 2007

comments: 0 » tags: , , ,
Oca 26

- Nongthangleima ve Jagoi

Dükkandayım. Sırtımı cama dayamış yerde oturuyorum. Güneş güzel, güneşleniyorum. Bir taraftan çalışıyorum, bir taraftan ölen çocuklar için ağlıyorum.

Elimden gelen başka birşey yok ki; sadece gözyaşlarım.

Biri Hintli, diğeri Nikaragualı iki kadın…

Önce Hintli olan geliyor. Yavaş ve çaktırmadan yanaşıyor. Aramızda kısa mesafe kalana kadar farketmiyorum. O sırada gelen bir kız çocuğu aramıza giriyor, benimle konuşup ne yaptığımı anlattırıyor. Ben hala beraberler sanıyorum onları. Meğer O Hintli imiş, dediğimi anlamazmış. İngilizce tekrarlıyorum anlattıklarımı, ona hayatının ilk türk kahvesini içiriyorum. İsmail abi çok güzel kahve yapar.

Sonra ona ne yaptıgını sordum. Hindistan’da İnsan Hakları Organizasyonunda çalışıyormuş, buraya demokrasi konferansı için gelmiş!!!!!

Offffffff, of, of!

Bugünlerde dünyanın en çok ihtiyacı olan şey, değil mi?

Konuşması kolay, uygulaması ve elde etmesi zor, herkesin hakkında fikri olduğu, en eski altın paradan bile nadir, değerli….

Hüznüm dudaklarımda.

Anna!

Sonra Nikaragualı olan kadın geliyor. Nedense esmer biri göreceğimi düşünürken, beyaz bembeyaz biri çıkıyor karşıma. Ufak tefek, evli, kızı var ve demokrasi çalışanı.

Biz Anna ile konuşurken, o içeri giriyor. Bırakıyorum girsin, ne yaparsa yapsın, güven sunmak istiyorum, hiçbir şey yapmıyor beni duymuş gibi.  İki arada bi derede aklıma cin fikir geliyor. İçeri girip bir çift nazar boncuğu alıyorum. Birini içerdeki minik bayana verip, dışarı çıkıyorum. Diğerini tam Annaya verecem ki bi bakıyorum bana doğru uzanan bi yüzük havada… Meğer Anna da kendi yüzüğünü çıkarmış parmağından bana uzatıyor. Piku kuşu işli bir yüzük.  Şans getirmek, korumak gibi özellikleri yokmuş ama bana güzelliği yeter diyorum. Bizim anka kuşuna benziyor.

İçim yaralı bugün gene, altı yaşında çocuklar ölmüş. Kendi inançları, düşünceleri uğruna çocukları kullananları da, vuranları da lanetliyorum. Bırakın efendiler çocuklar, çocukluklarını yaşasınlar… onların sizin cümlelerinizi dünlemekten, izlemekten, sizi taklit etmekten başka günahı ne?

Anna, anlatıyor. Demokrasi için yapılabilecekler tek bir şeyden ibaret değilmiş. Evet bunu bende biliyorum ama bugün bilgi bir işime yaramıyor. Çaresizim, sadece dinliyorum, çocuklar için ağlıyorum, endişeleniyorum ve çocuklar için korkuyorum…

Ertesi günü sokakta karşılaşıyoruz. İsmiyle sesleniyorum, gülümsüyor bana. Çok yorgun bakıyor, ama genede gülümsüyor.

Bir sonraki gün dükkanıma geliyor.

Kendi ülkesinden konuşuyoruz. Yoksulluk diyorum, bana diyor ki

-       bizde her kadının en azından bir tane el işi ve yapılması en az bir sene süren bir eteği, elbisesi vardır. Hangi zengin ülkede, kaç kadının böyle değerde birşeyi olabilir? Her köyün içinde eskilerden öğrenilmiş doğal yöntemlerle tedavi sunan sağlık noktaları…. yoksulluk? Neye göre, parasal anlamda mı? Zengin olmak için, ihtiyaçlarını karşılamak için paraya ihtiyaç yok ki…

Kapısını kitlemeye de ihtiyaç duymamaktan mutlu, huzurlu.

Her an meditasyon yapıyormuş, bir alışkanlık belki diyor ama bir zarurette aynı zamanda. Hayatla başa çıkabilmek, iki çocuk yetiştirirken, kocası ve kendisini de düşünmek, ve aynı zamanda çalışmak… Evinden ayrılalı 15 günü geçmiş.

Bana yüzümün çok güzel olduğunu söylüyor, “aman yaaa yapma” demek isterken ben ekliyor, “bizim dilimizde tek başına yüzü, suratı ifade eden kelime yoktur”, yüzün güzel derken bakışlarımı, ruhumu kasdediyormuş, yüze yansırmış böyle şeyler. Onore oluyorum, gurur duyuyorum. İçim kabarıyor, hiç böyle bir iç güzelliği duymamıştım, görmemiştim. Kalbime dokunuyor o uzun kemikli elleriyle. Kalbine dokunmama izin veriyor. Bu kadar az, bu kadar kısa süreli tanışıklıkla bana içini gösteriyor, içini görmeme izin veriyor. “Benim için dua et” diyor. Bizdeki deyişi anlatıyorum, “istediğin istemediğin değil, senin için hayırlısı ne ise o olsun” diyorum. Bu söylemi seviyor, sağduyulu buluyor.

Sabah daha ama gözleri yorgun. “Konferansta yenilenlerle ben 20 köye demokrasi götürürüm. İnsanlar sadece konşuyor. Dinlemiyor” diyor. “Öğrenilmiş kelimeler, moda deyimler, beylik söylemler” diyor. Hoş bunlar bu kadar kolay değil ama lafın gelişi ve kendi duygularını ifade etmek için abartılmış kelimeler, cümleler işte. Ve ben anlıyorum, ne demek istediğini. Ağlamak istiyorum. Ama Anna izin vermiyor. Bana masal bir hikaye anlatıyor. Dünyanın doğuşuna, yaratılışına ilişkin, kendi dininden bir hikaye.

O zamanlar dünya yaratılmadan önce kocaman bir hiçlik varmış ve bir sürü de tanrı ile tanrıça.  Dünyayı yaratmak için tanrı ve tanrıçalar birşeyler yaparken sürekli, bir tanrı varmışki hep yıkıyormuş, paralayıp yokediyormuş. Yoketme Tanrısı işbaşındaymış anlayacağınız. Bunun üzerine tanrı ve tanrıçalar bir araya gelip neyapalım ne edelim de bunu engelleyelim, yaratılışı tamamlayalım diye meditasyon yapmaya başlamışlar. Meditasyonun ilerleyen safhasında, bir tanrıça trans haline geçmiş. Şarkı söylemeye başlamış ama sesi gökgürültüsü; dansetmeye başlamış ama çıplak ayaklarının değdiği yerlerde yıldırımlar… Yoketme Tanrısı bunun üzerine hayran hayran gökgürültüsü şeklinde şarkı söyleyip, yıldırımlarla dans eden güzel tanrıçayı seyre dalmış. Tanrıça transın son safhasında ağlamaya başlamış ve ayaklarının dibine, şarkı söyleyip dans ettiği o küçücük vadiye gözyaşları ile yağmur yağdırmaya başlamış. Diğerleri bir de bakmışlarki yaratılış tamamlanmış….

Tanrıçanın ismi Nongthangleima, Fırtına Tanrıçası, Işık Kadını….

O günden sonra bu dans hep yapılır olmuş, dans etme eylemine Jagoi demişler. Cinsel birleşme anlamında…..

Ertesi gün hoşçakal demek için geliyor yanıma, gitmeden önce bikez daha görüşebilmek için. Uzun uzun konuşmadan yüzüne bakıyorum, yüzündeki her çizginin aklımda kalmasını istiyorum. Hani iki üç saatlik bi yolculuk olsa belki bi gün gidebilirim diyeceğim ama öyle uzak ki, uçakla 7 saat.  Senin için dua ediyorum Anna, ablamı sever gibi sevdim, senden çok şey öğrendim. Varlığın için, beni bulduğun için, bana içini açtığın için teşekkür ederim. Biraz daha fazla umutluyum çocuklar için artık…

Artık bi fırtınaya tanıklık ettiğimde korkup saklanmak yerine, Işık Kadınının dansını seyredeceğim.

Sağlıcakla kalın…

Nisan 2006

Oca 24

- Rüyamda rüya gördüm

Sakin deniz kasabaları dağ köylerinde, veya sakin şehirlerde insanın en sevdiği ses herhalde kuşlardır.

Ben hiç hoşlanmam.

Sakinliğimi bozar.

Gürültünün başka şekliymiş gibi gelir bana.

Ben kalabalık bir şehrin, bir trafiğin ortasında kuş sesi duymayı severim. O zaman sakinliğimi kazanırım, pekiştiririm. şehirde doğup, büyüdüğüm için mi acaba?

Arka duvarın arkasından gelen, beni yerimden zıplatan ses, kırılan bardak, çanak sesi; kuş sesiyle birleşir ve yan caddeden geçen arabaların sesini bastırır içimde. Halbuki arabalar ile aramda, dort serit duran trafıiteki arabalarla aramda elli metre mesafe bile yoktur. O sırada bir rüzgar eser. Bugünkü lodos gibi mesela. Bir rüzgar eser ve kapının önündeki kırpılmış çınarın budanmaktan az sayıda kalmış yapraklarını sallandırıp, birbirine çarptırdıkça çıkan hışırtı sesisini duyurur bana. Ve elli metre ilerimde seksendört araba var. Yüzde biri korna çalsa bir adet. Bu bile yeter aslında kuş sesini bastırmaya ama benim kulaklarımda hışırtı vardır. Üst kattaki cumbanın altına yuvalanan kırlangıç ve serçelerin şakır şakır şakırdayan sesleri vardır.

Ben meydanlardaki sessizliği severim. Kalabalıklardaki. Trafikteki.

Mesela, bu sabah Taksim Meydanının göbeğinden karşıdan karşıya geçerken bir rüzgar patladı. Metro inşaatından kalkan tozla beni yıkadı. Kulağımda uğuldadı sesi. Tam orta yerinde meydanın, durmak zorunda kaldım. Çünkü rüzgar birde kuş sesi getirdi kulağıma. Aptallaştım, çevreme bakındım. Göremedim. Meydanda bir bilemediniz iki ağaç var ve onlarda rüzgarın geldiği yönün tam tersindeler.

İnsanlara olduğu gibi bazen çevreme, seslere, şekillere de açarım algılarımı. Bazen çalan bir araba alrmı ile kapatırım; kapatmak zorunda kalırım. Alarmın sustuğunu bile farketmem; bir zaman sonra idrak ederim.

Merdivenden inen kadının terlik sesinden rahatlığını anlar, “tanrım, terliğinin çıkardığı sese bu kadar duyarsız olmak, umursamamak nasıl bir duygudur” der ve hayal ederim, tartışırım kafamda. Bir klinikte ayakkabasının sesine duyarsız kalmak nasıl bir şeydir?

Sessizlikte çıkan ses hoş bir ses olunca yani bu yüzden midir derim, sessiz kasabalarda kuş sesini sevmek?

Şehir insanının gündelik yaşamının parçası sayılan gürültü klinikte bile kapalı algımızı aydırdatamaz mı? İlla bir kasabaya mı ihtiyaç duyar? Yetişecek bir yeri yokken bile, şehrin hızlı temposuna uyumundan ödün vermeden koşturan, hızlı adımlarla yürüyen kişinin algısı açık mıdır?

Ben garip biriyim aslında. Durup dururken vapurda yanımda yolculuk yapan kişiye hapşırdığı için “çok yaşa” der, “neden kendine dikkat etmiyorsun” diye sorabilirim. Veya hızlı yürüyen birinden, ne acelesinin olduğunu öğrenmeye çalışabilirim. Hatta bu örnekleri çoğaltıp kafanızı karıştırabilirim.

Ama garipliğin sadece bana özgü olmadığını, veya aslında garip olmadığımı keşfediyorum karşımdaki insanların tepkileriyle. Çünkü benimle konuşuyorlar, çünkü bana açıklıyor, bana anlatıyorlar. Çünkü komik bulup benimle gülüyorlar. Yoksa bu da şehir yaşamının getirdiği görünme, biri olma, kendini anlatma ihtiyacı mı  diye sorarım kendime. Ama bu kadarını karşımdakine soramam. Hangi partiyi tuttuğunu sormaya benzer bu. Halbuki herkes hangi takımı tuttuğunu kimi zaman gülen, kimi zaman sinirli suratla da olsa hemencecik söyleyiverir. Alınmaz.

Eşini mi çağırıyor, arkadaşını mı yoksa beni mi gürültüden kurtarıyor şakıyan bu kuş?

İçiçe geçmiş kelimeler gibi içiçe geçen yaşamları birbirine tutturan şehirde bende içiçe geçmiş bir cümle kurmak istedim.  Rüyamda uyuyup, rüyamda bir rüya gördüm. Bu rüyamdaki rüyada tekelermeli bilmeceler soruyordum:

Ağaca çıkar insan değil,

Yazı yazar imam değil….

Benim bir çarşafım var,

Dünyayı kaplar, denizi kaplamaz…

Bir küçük mil idi

Küçük oda kilidi

Bir akşam bize geldi

Bil bakalım kim idi

Bir köprüden üç kişi geçer

Biri bakıp, basar geçer

Biri bakıp basmaz geçer

Biri ne basar, ne bakar, ne geçer

Bilmece bildirmece

Resim yapar gündüz gece

Duvarlara asılır

Her gün ona bakılır

Yapar resim bakınca

Siler çabuk kaçınca

Hatta gülsen sen ona

O da hep güler sana

Bazen yuvarlak, bazen yarım, bazen çeyreğim

Herkes üstümde yürümek ister,

Ama pek az şanslı bunu başarabildi

Sağlıcakla kalın efendim; kuş sesleri kulaklarınızı, algınızı takip etsin…

Haziran 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 20

- Renk midir, kıyafet midir?

Ondört yıllık memuriyet tecrübemden aklımda en çok kalan sözüm; ‘ulen şimdi bu havada evde battaniye altına girip kahve içecen, film seyredip veya kitap okuyup keyif yapacan! Süper olurdu valla’….

Şu an Istanbul’da tam da böyle bi hava var. Gökyüzü grimi gri, hava, yürürken insanın çevresinde puslu bi akım dolandırıyor. Çipir çipir bi yağmur insanda camın gerisinde olsa bile ıslanmış duygusu yaratıyor. Ara ara yağan lapalapa kar aklıma çocukluğumu getiriyor. Geçmişimin Nedret Ablaları, Turist Ömer ve Şöför Nebahat’lerini.  Türk filmlerinden veya sokaktan seçme insanları.

İnsanlar artık çocuklarına bu isimleri vermiyor. Eskiye dönük yapılan en büyük gönderme; annesinin, babasının veya bilemediniz aile büyüklerinden anneanne, babaanne veya dedelerin isimlerini vermek. Belki de artık televizyon dizi veya filmlerinde rastlanılan adların da farklı olmasındandır. Artık hayatımızda Yağmur, Bulut, Burak, Emre, Gök gibi yeni moda, enteresan isimler giriyor. Nice zaman oldu Semiha diye biriyle tanışmayalı. Nedret ile öpüşmeyeli.  Bir kızım olsaydı ismini Nedret koyacaktım Yağmur’lara inat.

Yok inanmayın nostalji yaptığıma veya “eski” hayalleri kurduğuma. Sadece bazen bozuluyorum. Bundan çok değil; 20 sene evvel Diyarbakır’da 38 sinema varmış. Hemen her şehirde arkadaşınla, eşinle gidip dans edebileceğin lokaller. En tutucu bilinen şehirde bile içkili veya içkisiz lokantalar, çocuklarla gidilen Şehir Klupleri. Benim çocukluğumda evin, dükkanın önünden veya sokakta yürürken yanımdan geçen minicik etekli bayanlar vardı. Apartman topukların üstündeki o ince ekose kumaşlar nasıl süzülürdü. Çok degil 20 yıl önce genç kızlar kendi eteklerini dikmek için kumaşçıdan etek başı genelde 30, en fazla 40 santim kumaş alırdı. Şimdilerde güya ben cesaretliyim ama giydiğim en kısa etek sanırım 50 santim kumaştan çıkar. Ustelik tanımadığımız kadınlar değil bu etekleri diken veya giyen. Yanıbaşımızda çalışan sizden belki bir kaç yaş büyük iş arkadaşlarınız. Bizim kuşak sayılabilir bir nevi.

Bunları düşününce, nostaljk biri olmamama rağmen Nedret Ablamı arıyorum,  düşünce ayağa kaldırıp yanağımı okşayan Nigar Ablamı özlüyorum.

Bir süredir “isimler nedir” diye bir düşüncedir aldı beni. Kedilerime isim verirken hep onun beni yönlendirmesini beklemişimdir. Hani, kedilerin kendi isimlerini hakettikleri yönünde bir inanış vardır, onun misali. Aslında bu inanışa kendimi kaptırdığımdan değil, daha çok ne isim vereceğimi bilemediğimden ve gerek karnesine, gerekse seslenip diğer kedilerinden ayırmak için bir isim ihtiyacının doğurduğu ikilemle arada kalmamdan bu bekleyiş. Hep de bir gün kediye bir isimle veya sıfatla seslenmişimdir ve de o bana tepki vermiştir. En son kedime de bir gün, durup dururken, hiç adetim olmamasına rağmen“bebeğim” demem gibi.

Kızılderililer çocuklarına neden isim vermek için onca zaman beklerler peki? Okuduğum, duyduğum açıklamalar bana yeterli gelmeyince, sebebi buna benzese gerek diye düşündüm.  Kedilerime isim verme sürecim çok mu farklı oluyor sanki? Ismi haketmek veya kendini tanımlattırmak!

Kimisi dış görünümün, kıyafetin, renklerin kişiliği tanımladığına, gösterdiğine de inanır. Ben bu konuda ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Profesyonel memuriyet hayatımda iş kanunlarına uymam gerekiyordu. Bu limitler içinde kendinize yol bulmanız gerekiyordu fakat bence bir süre sonra bulduğunuz yol da alışkanlık edinmeyi alışkanlık edinen insanoğlunun becerisiyle bir “tarz”a dönüşüyordu.  Bu durumda, kendimize ait saatlerde sadece rahat olmayı düşünür olduk, istediğimizi giymek yerine. Yani sonuçta kıyafet sizi tanımlar mı? Veya renkler?

Peki isimler????

İsimler size ait tercihler olmamakla beraber, kedi/köpek sahibi kişilerin hayvanlarının kendilerine benzemesi düşüncesinden yola çıkarsak, kendimize benzeyen kedi köpekleri mi seçeriz? Renk midir eklediğimiz, kıyafet midir giydiğimiz? Bu bağlamda, isimlerin kendimizi ayırt ettirmek dışında bir mistik işlevi de var mıdır hayatımızda?

Size Nigar abla ile ilgili bir öykü yazılsa, okusanız, öykünün içine düşseniz; Nigar Abla’nın ne tür bir kıyafet giydiğini canlandırırdınız hayalinizde? Bu sizin Nigar ismine yakıştırdığınız bir kıyafet türü mü olurdu yoksa öyküdeki detaylardan yola çıkarak kurguladığınız bir kıyafet mi? Öykü veya roman karakterleri sonuçta kişilikle beraber kurgulandığından, yazarı tarafından iki ölçeğin birleşimi ile isim verilir diye düşünüyorum. Peki gerçek hayatta? Ana babamız terbiyesini verecekleri, kişiliğinin çerçevesini oluşturacakları ve genleriyle besledikleri çocuklarına uygun isim mi verirler?

-       Çocuğumu terbiyeli, çalışkan, toplum normlarına uygun hareket eden biri olarak yetiştireceğim, o yüzden Kerime diyelim, olur mu karıcığım?

-       Olur mu öyle şey kocacım? Kızımız taşın suyunu çıkaran bir kadın olacak. Okuyup kariyer yapacak, kendi ayakları üstünde duracak. Böyle birine Kerime adı yakışır mı hiç, Mine diyelim. Hem en sevdiğim isimdir.

-       Peki ya annemin adı Yaşariye’ye ne dersin?

-       Ay üstüme iyilik sağlık… Kızımız bir holdingte müdür olduğunda Yaşar / Yaşariye – Müdür / Müdüriye diye dalga mı geçsinler istiyorsun sen? Nen var allasen?

-       Peki isimlerimizin ilk hecelerini alıp, ortaya da Türkçede olmayan bir kaynaştırma harfi eklesek? Mesela “h”?

-       !!!!

Tabii ki gerçek hayat abarttığım veya kurguladığım gibi değil. Nede olsa buda bir yazı parçası ve gene bir kurgu söz konusu. Ama ama ama… gene de insanın gerçek olsa diyesi geliyor, komik işte…

Kocamla yurtdışında evlenmiştik. Konsoloslukta “bebeğimiz olacak, o yüzden acele ediyoruz” diye yalan bile söylemiştik. Ve kurgu bebeğimizin ismi Nedret’ti.  Nedret aşağı, Nedret yukarı.

-       Bugün Nedret nasıl şekerim?

-       iyidir, ellerinden öper hayatim, teyzesine çok selamı var (nikah şahidim kız arkadaşım da teyzesi oluyor doğal olarak). Ne zaman geleceğini soruyor.

-       ….

Piyale Madra Hanım bir karikatür yayınlamış o aralar (sanırım Radikal`de idi). O zaman müstakbel olan kocam benim için saklamış karikatürü. Pek bi beğenmiştim. Hala evdeki sephanın camının altından bana bakacak şekilde, diğer anı malzemeleriyle sırtsırta durur. Ve her sepha başına geçişimde bi anarım o dialogları. Gülümseyişle.

Sağlıcakla kalın efendim.

Şubat 2006

comments: 0 » tags: , ,
Oca 18

- Öylesine bir gün

Bir gün birileri bana Kadıköy rıhtımının bu kadar kalabalık, Kızılay Bulvarının trafiği kaldıramayacağını, dergi ve gazetelerde yazacağımı söyleseydi, kesinlikle gözlerimden yaş gelene kadar gülerdim.

Kendimi bu yaşlarda, bu kişilikle tasavvur bile edemezdim. Çocukken insanın 20’li yaşlarda durmuş oturmuş, 30’larında orta yaşlı olduğunu ve 40’ından sonra yaşlanmaya başladığını düşünürdüm.  Ben ortaokul sıralarındayken, henüz ortaokul diye bir kavram varken, üniversitede okuyan bir alt kat komşumuz vardı; Sema Abla.  Bana çok büyük, olgunlaşmış, iş, çocuk sahibi olma zamanı gelmiş gibi gelirdi. Bugünkü benim yaşımda olan annem ise o gün kocaman vede yaşlıydı benim için.

Dün bir gazetede okudum; son zamanlarda yapılan araştırmalara göre artık 40’lı yaşların sonları, 50’li yaşların başı artık anca orta yaş kategorisine giriyormuş, insanlarca!

——————

Beni tanıyan kişiler arasında “iyimser günay” olarak bilinirim. Hayır, polyannacı bir yapım yok. Aksine körü körüne iyi/kötü birşeylere inanmaktan hazetmem. Ama hayat zor işte derim. Hayatın zaten çok azını kontrol edebilrisin derim. Kontrol edebildiklerin arasında da olumsuzluklarla cebelleşmek, kavga etmek yerine olumlu duygularla çözüm aramak, olaylarla başa çıkmaya çalışmak ve olumlu düşünerek olumluluğu kendime çekmeye çalışmaktır benim felsefem.

-       negatif düşünürsen negatifi çekersin; zira murphy daima haklı çıkar.

-       Türkiye yavaşda olsa iyiye gidiyor.

-      Papa’nın gelişi pek güzel anılar bıraktı bende. Taksim meydanında insanlar cıvıl cıvıldı, kuşlar caddelerin on santim üstünden uçuyordu ve korna sesi uzaktan bile olsa duyulmuyordu.

—————-

Herkes gibi, hepimiz gibi bende  yaşlanıyorum. Hani gazetelerde, dergilerde okursunuz, televizyonda, dizilerde seyredersiniz ya, 30’lu yaşlarda insanlar çoğunlukla depresyona girerlermiş ya, 30’lu yaşların başında “bende şöyle bir depresyona girip çıksam mı acep” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonuçta bu fikirden hoşlanmadığımı, vazgeçtiğimi hatırlıyorum “oooo ne gerek var şimdi bunalmaya” diye.

İnsan bilinçli olarak bunu yapar mı, düşünür mü demeyin sakın. Bilinçaltının insana nasıl ve ne tür bir oyun oynayabileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Kimi samimi olamaz. Duygularından insanların önünde bahsedemez veya kalabalık bir ortamda önünden bir fare geçipde duyguları ortaya çıkarsa utanır, sonraki olacaklardan korkar. Kimi kendine bile dürüst olamaz. Kimi öpülmekten, dokunulmaktan hoşlanmaz. Kimi sevdiğini söyleyemez veya çok kereler söyler, ister anlamını vermek istesin, ister istemesin.

Ay, ne güzel oldu “isteyip istememek”, değil mi?

————-

Daha öncede bahsetmişimdir; anlamını hakkettiğini düşündüğüm kelimeler vardır, çok sevdiğim. Ağzımdan çıktığı zaman durup tekrarladığım, düşündüğüm kelimeler bunlar. Endam mesela. Zülüf. Tasavvur, alem, gam mesela.

Veya dilekleri ifade eden deyişler. Birine teşekkür etmek istersin ama teşekkürden fazlasıdır hissettiğiniz lakin minnet de değildir. Ben “allah razı olsun” demek isterim, bazen derimde. Herhangibir dini yönü olduğundan değil, çok ama pek çok teşekkür etmek istediğimden. Veya sevdiğim birinin üstünü “allah rahatlık versin” diyerek örtmek, alnına bir öpücük kondurmak….

—————-

Geçenlerde aklıma geldi; insanların yaraları, kişiliklerinin zayıf yanlarında mıdır, güçlü yanlarında mı? Gocunduğumuz yaralarımızın içimizdeki izdüşümleri nerelerde, hangi yönlerimizdedir?

İnsan başkasını da kendinden bilirmiş deyişi üstünden hareketle, kendimden örnek versem, muhtemelen ilk madde olarak sorumluluk derdim herhalde. Biri bana sorumsuz olduğumu veya bu sonuca çıkan  kelimeler sarfetse, kanım beynime çıkar. Zira, kendime çok güvendiğim konuların başında sorumluluk bilincim gelir. Ama bu benim. Herkes karakterinin güçlü olduğu konularda mı alınganlık eder pek bilemiyorum. Veya alınganlığın güçlü veya zayıf yönlerinle değilde başka bir sembolü mü vardır acaba?

Sonuçta, yazmayı sevdiğim kadar sorularımdan kurtulmak için de yazıyorum bazen. Örneğin bu, işte o anlardan biri.
————————-

Herşeyi birarada yazmaya, aklımdaki herşeyi dökmeye çalıştığımı sanmayın sakın. Hayatın içinden bir yazı olsun istedim. Hergün, bir dakikada düşündüğünüzün, üç saat sonra ile tamamen farklı olduğunu hepimiz farkedip, yaşamışızdır. Gün içinde değişen düşünceler, duygular gibi kalemimi kendi haline bıraktım. Bir ondan, bir bundan, bir şundan bahsetmek istedim, uçuşan düşüncelerim gibi.

Sağlıcakla kalın….

Aralık 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 11

- Tilkilerimin resmi

Bu yazı fiziksel bir seyahat sonucu değil, televizyon haberlerinden ve son günlerde yaşadıklarım arasında seyahat eden aklımdaki tilkilerimin resmi üzerinedir:

Televizyon olmayan televizyonun bir kanalında Babylon 5 isimli bir dizi var; 2300 yılına yakın bir zamanda uzayda barışı sağlamaya çalışan bir üsde yaşananlar dizi film haline getirilmiş.  Bana yazıyı yazdıranda filmin bu dizisi oldu. Özellikle son günlerde Fransa’da başlayarak birçok Avrupa ülkesine sıçrayan etnik çatışmalar ve etnik kültürünü, ait olduğu kimliği kullanarak başkalarına eziyet edenleri haberlerde seyredip üstüne de Babylon dizisini görünce; biten yılın ardından bir değişiklik yapalım ve seyir defterimi bir mekandan çok bir duygunun resmi ile süsleyeyim istedim. Yazının tamamı bir hayal ürünü olup, gerçek hayattaki kişi, kuruluş, kültür ve / veya olgularla ilgili değildir.  Yazı tamamen benim beynimin yaptığı seyahatin ürünü olup, istenildiğinde gülünüp, dalga geçilebilir, istenildiğinde ağlanabilir veya küfredilebilir…

Gelelim diziye. Seyrettiğim son bölümde, üssün komutanı olan şahıs, etnik çatışma kaynaklı kargaşayı bastırmaya ve tehdit altındaki azınlıkların güvenliğini sağlamaya çalışırken, mesai arkadaşlarına şunları söyler: “en iyi azınlık, ölü azınlıktır. Burada düzeni sağlamakla görevli olmam, bundan zevk almamam anlamına gelmez!” tabii bu cümle aslında ırkçıları yakalamak için bir tuzak olsa da, gerçekte olabilirdi.

Bir ülke düşünün; adı Para Para Para Cumhuriyeti. Ülkede renosans yaşanmış, ülkede gezegenin en hoş edebiyatçıları, sanatçıları çıkmış, en zengin muhalefet felsefecileri, feylesofları yetişmiş. Aslında kendi de eleştirdiği diğer ülkeler gibi bir sömürgeci cumhuriyet imiş ve tüm ekonomik sistemleri bir zamanlar buna dayandırılmış. Gelecekte ise gerek kendi geliştirdikleri ulus-devlet modeli, gerek nasyonel özgürlük akımları ve yeni ekonomik sistemlerin gelişmesi sonucunda sömürgelerini bırakmışlar.

Bir ülke varmış; üzerinde güneş hiç batmazmış. Üniversiteleri, doğası, yaptığı bilimsel çalışmaları ve sanayii devrimini yaşayan ilklerden olması bile, kolonileşmesine engel olmamış. Bu ülkede gel zaman, git zaman kolonilerini aynı tür sebeplerle bırakmış.

Bir ülke düşünün; fırsatlar devletlerinin birleşmesiyle oluşan, geçmişi ancak birkaç yüzyıl geriye gidebilen, kendisi işgal edilmiş bir ülkeymiş. Kendi içlerinde savaşmışlar, başka kolonilerden gelenleri köleleri yapmışlar, enerji kaynaklarının hakimiyeti için savaşlara girişmişler. Sonraları kölelerini serbest bırakmışlar, savaşların demokrasi için yapıldığını söylemişler.

Böylece sömürgeler, koloniler özgür kalmış; insanlar çeşitli cumhuriyetler arasında dolaşabilir, başka ülkelerde yaşayabilir hale gelmiş, birbirlerinin dillerini öğrenmişler, konuşmuşlar; birbirlerinin cumhuriyetlerini ziyaret etmiş, yerel ürünlerini satın almışlar, zor olaylarda göstermelikde olsa birbirlerine yardım etmişler, başka cumhuriyetleri yargılamışlar, onların işlerine karışmış, iğneyi kendilerine batırmadan çuvaldız sokmaya calışmışlar. Kısacası mışlar da mışlar. Ama bir türlü söz konusu Para Para Para cumhuriyetinin bir zamanlar ortaya attığı ulus-devlet modeli, gezegende cumhuriyetler arası kaynaşmayı, birbirlerini kabul etmeyi, anlayış göstermeyi, sevmeyi, birbirlerine saygı göstermeyi öğretememiş. Gel zaman git zaman; zaman zaman, ekonomik sistemler tek enerji odaklı çalıştığından, ekonomilerde global durgunluklar yaşandığından etnik farklılıklar gözler önüne çıkmaya başlamış tüm gezegende. “Bu adam benim ülkemde yaşıyor, onun işi var benim yok” demişler. Örneğin, SA Cumhuriyeti’nde bir ressam demokratik seçimlerle başa gelip, eski kıtayı fethedip, dünyaya hükmetmeye çalışmış, ari ırk adı altında başka ırklardan, dinlerden insanları öldürmüşler, hatta yok etmeye çalışmışlar. Para Para Para cumhuriyetinde gezegenin en sıcak günlerinde şehirlerini terkedip deniz kenarına giden doktorlar, aileler arkalarında kendi yaşlılarını bırakınca, ölümlerine sebebiyet vermişler.  Okyanusların derinliklerinde başka enerji kaynaklarının testlerini yapmışlar, ekolojik dengeye zarar vermişler. Üzerinde güneş batmayan ülkede asayiş adamları durmadıkları için gençleri öldürmüş. Sömürgelerini birleştirip, kendi topraklarındaki yaşayanları birleştirememiş, iç savaş yaşamışlar. Birleşmiş Fırsatlar Ülkesi’nde kasırgalar kopmuş, farklı renkteki kendi insanlarını orada bırakmışlar, bir nevi öldürmüşler. Başka ülkeleri her ekonomik durgunluk zamanında işgal etmeyi huy haline getirmişler. Nerdeyse tüm ülkelerde, bombalar patlamış başka dinler, başka ırklar adına. Belki de kendi gibi düşünen insanları öldürmüşler bombalarla. Belki de haklıyken haksız, ah ederken, ah edilen olmuşlar.

Oysa efendim, başka bir memleket düşünün; aynı bölgede yaşayan Ermeni veya Kürtler bebekleri için aynı diş buğdayı töreni yapılırmış. Halbuki biri Müslüman, diğeri Hristiyan. O cenapta da oğullarına babasının adını koymak isteyen erkekler var, başka cenaplarda da.  Ermeniler de ölülerini gömerken meleklerle Allah katına uçması için dualar eder, Müslümanlar da. Orada yaşayan tüm toplulukların adak adama huyları varmış. Biri İsa’nin doğum yortusunda gercekleştirir adağını ve akan kanı haç şeklinde alnına sürer, diğeri kurban bayramında keser ve alnına kanı değdirir.  Hepsi de dini nikah kıyılmadan gerdeğe giren gelin ve damadın günah işlediğini düşünür. Hepsi de günlerine sağ ayaklarını atarak çıktıkları kapıda, dua ederler. Biri “bismillahirrahmanirrahim”, diğeri “ey göklerdeki babamız, ismin mübarek olsun” diye duaya başlar.  Yaşadığı yer veya dini inancı, meşgalesi hacı olmasını engellemez.

Efendim, kalbime yaptığım yolculuğumun çağrıştırdıklarını, hüzünlerimi yazıyorum bu ay. Bu yazıyı okuyan kimilerimiz politik bir seyir izlediğimi sanabilir. Kimi cumhuriyetleri veya izm’leri eleştirdiğimi düşünebilir. Alakası yok! Kendimi apolitik, 80 kuşağının tipik örneklerinden biri sayabilirim. Ama insana ehemmiyet veririm, Taksim meydanında adam sallandırmanın bir çözüm olmadığını düşünürüm. Ne ona, ne buna karşı değilim. Ama insani olmayan, demokratik olmayan olgulara karşıyım. 

Şeker bayramında Güneydoğu’daydım. Girdiğim dükkanlarda, evlerde, ibadet yerlerinde önce insanları selamladım, sonra bayramlarını kutlayıp işime baktım.  Selamladığım kişiler Türk, Kürt, Ermeni, Süryani ve Keldaniydiler. Hatta bir kilisedeki papaz, boş bulunup bayramını kutlamama rağmen, bana “sağol evladım, seninkide kutlu olsun” dedi. Öpecektim adamı ama utandım. Yalnız bir dükkanda bir genç vardı ki, “bu sizin bayramınız, bizim değil. Sizinki kutlu olsun” dedi (nerden çıkarıyorsa benim bayramım olduğunu?) . Yanlış anlaşılmasın ütopik biri değilim ama bayramlar, sahiplerine özel anlamlar içerirler elbet ama bence aslında birbirimizle konuşmak, dertleri unutmak, tatil yapmak vb keyifler, güzellikler için birer bahanedir. Benim gençse hafif çaplı da olsa tepkiliydi. Herkesi bir kefeye koyması beni etkilemez ama kendi gibi düşünenleri provake eder diye korktum O’nun adına.  Neyse efendim laf lafı açtı, sohbet edildi, çay içildi, şarap ikram edildi. Benim gencin yüreği açıldı bize karşı ve arkadaşlarından biri gibi konuşmaya başladı bizimle. Süryani imiş; adı Thomas. Süryanice okumasını da, yazmasını da biliyormuş. İlkin adımı yazmasını istedim Süryani alfabesiyle. Sonra O’na Midyat Belediye Başkanının bir zamanlar söylediğini duyduğum bir cümlesini verdim, çevirmesi için: “Bizler ölülerimizi gömmeyi Süryanilerden, misafirperverliği Kürtlerden, diyaloğu Türklerden öğrendik, hadi elele verip, memleketimizi geliştirelim”.

Bu yazıyı Thomas’a, Kürtlerin haysiyetine gölge düşürenlere ve her yerde anlamsız sebeplerle gençlerin ölmesine sebep olan zihniyete, adıyorum.  Yüreğimden küçük küçük parçalar kopardınız.

Sevgi ve saygılarımla efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Kasım 2005

comments: 0 » tags: ,
Oca 10

- Sergilemek

Exhibition

Exposition

To be exposed

Dükkanlarda, sadece vitrindeki cansız mankenler mi sergilenir? Dışa açık hale gelir? Savunmasızdır?

Açık – vulnerable

Vulnerable – hassas

Çalışanlar o yüzden mi bu kadar mesafeli ve savunmalı davranırlar? Tüm gardları ayakta, daha fazla afişe olmamak, sergilenmemek için maskesini takmış ve savaşa çıkar gibi dimdik ayakta.

Kendimin dükkanda daha fazla dışa açık hale geldiğini düşündüğümden, hissettigimden beri, dükkanda calışan insanlara daha farklı bakar oldum. O ofis katının, kapalı kapılar arkasında, bildik insanlarla temasın verdiği güven yok bir dükkanda. Ofislere her elini kolunu sallayan giremez. Ha, aklina koyan girer elbet ama normal koşullardan bahsediyorum ben. Üstelik girse bile siz emin, güvenilir bir ortamdasınızdır. Çevrenizde bildik calışma arkadaşlarınız; ondan hoşlanmasanız da yardıma ihtiyaç duyduğunda hatrını sorarsınız; sizden hoşlanmasa da en azından size zarar vermeye calışmaz. Tanıdıktır o!

Ama dükkana elini sallayarak giren biri, müşteri olabilir ama bunun yanısıra hırsız olabilir; teşhirci, akli sorunlu veya zararsız biri olabilir. Ve sizin savunmanız sadece kendinizdir. Özellikle yalnız veya neredeyse yalnız çalışıyorsanız. Büyük mağazalarda veya alışveriş merkezlerindeki dükkanlarda çalışanlar, sokağa açılan kapıları olan dükkandakilere göre daha fazla güvencededir. Güvencededir ama göreceli işte. Ofis katının yalıtılmışlığı yoktur.

Kimi zamanlar kendimi vitrin mankeni kadar gözönünde ve savunmasız hissediyorum. Kimi zamanlar kapıyı ve ışıkları kapamak; bazen de tam tersi kapının önüne çıkıp sokaktaki insanların arasına karışmak… çekip gitmek…

Sadece  dükkanda olanın mı sanırsınız, dükkana giren insanda da bir tutukluluk hali vardır. Görece olarak! O da kendi kontrolünün dışında, kendi çöplüğü olmayan bir mekanda kapalı ve yalnız olmanın sıkıntısını yaşayabilir. Gene de çekip gitme, kaçıp saklanma yetisi kendisinde olduğundan daha güvende hisseder kendini içerdekine oranla. Savunması olsa, gardını alsa bile gördüğü bir sıcaklık karşısında gülümseyip maskesini aralayabilir. Sizi duyabilir. Görebilir.

Oysa çalışanın ziyaretçiyi duyma olasılığı oldukça düşüktür. Duyabilmesi için sizin güven sıcaklığınızı hissetmesi veya en azından sizden bir zarar gelmeyeceğine ikna olması gerekir. Bunu sağlamak kimilerinde zor iken, kimilerinde daha kolay olabilir. Kişinin o anki ruhuna, kişiliğine veya savunmasına ne kadar düşkün olduğuna bağlı değişir durum.

Bilmezdim gülümsemeyen, temkinli, alıngan satıcıları gördüğümde durumun bundan ibaret olduğunu. Aslında yaşayanlarda bunu böyle düşünmemiştir. Belki otomatik bir harekettir bu. Farketmeden yapılan…

Ama bilmem kaçıncı kattaki ofiste bilgisayar başı işimden ayrılıpda sokağa çıktığımda bu durumu gördüm… yaşadım… hissettim…

Aslında ne gördüm biliyor musunuz? İnsanlar birbirinden korkuyorlar. Frene basınca nerede, kaç metrede duracağını bilmediğiniz, aşina olmadığınız bir arabayı kullanır gibi… Korkuyoruz birbirimizden.

Kimimiz pasifizmi seçip maskelerin arkasına saklanıyor ve çıkmıyor ortaya; kimimiz gardını almış heran saldırmaya hazır. Ama hepimizde bilinçsizce de olsa aynı duygu: Korku!

Bilinçsiz, farkedilmeyen ve üstünde çok düşünülmeyen birşey: Korku!

Birçok hareketimizin motivasyonu: Korku!

Çoğumuz korkularımızı biliriz; örümcek mi, yalnızlık mı, fare mi, suda boğulmak mı olduğunu en büyük korkumuzun. Peki ya gündelik korkular?

Korkuların gündeliği olur mu demeyin.  Şöförlerin çoğu, bir sonraki hareketi kolay tahmin edilemeyen motorsiklet sürücülerinden korkar mesela günlük yaşamda, ama normalde böyle bir sosyal korkusu yoktur. Acaba hangimiz gündelik korkularımızın farkındayız? Hangimiz her hareketi bilinçli ve açık algı ile karşılıyoruz? Herhangibir süzgece sokmadan veya güdümüzle değerlendirmeden, algı açıklığı ile olduğu gibi… direkt, yansız…

“Ben öyle davransam bile, bakalım karşımdaki bana öyle mi davracak” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum ve düşünüyorum:

Acaba diyorum korkuyla yaşayıp çok şey kaçıracağıma, defalarca hayal kırıklığına uğrasam ama bir tanede olsa o güzel şansı ele geçirsem mi? Güzel bir insanı tanımak, hoş bir anı yaşamak veya sohbet etmenin keyfi gibi. Kimbilir belki günün birinde dost bile kazanabilirim, hı?

Veya ikisinin ortası vardır. Gardınızı alıp hazırda beklemeseniz de temkinli gülümseyişinizi, elinizde hazır tuttuğunuz maske ile verdiğiniz selamla karşılarsınız ziyaretçinizi.  Açık algı ama temkini elden bırakmadan. Hı, ne dersiniz?

Efendim?

Anlamadım?

Sağlıcakla kalın efedim, en korkusuz günler sizin olsun!

Mayıs 2006

comments: 0 » tags: , ,