Ben amerikan eğitimi veren bir üniversite mezunuyum. Ve yurtdışında dört sene yaşarken, istatistiklere uygun olarak o topluma uyum sağlayamayıp, gizli bir yabancı düşmanı olarak ülkeme geri döndüm. Gizli diyorum çünkü bunu kendime bile doğru düzgün itiraf edemiyordum. Ve kendi düşüncelerim beni ilgilendirdiği için, etkilenebileceğini düşündüğüm insanların yanında özellikle sert ifadeler kullanmamaya dikkat etmekle beraber, sadece eşimle veya arkadaşlarım ile beraberken kendimi koyveriyordum. Arada kaçırdığımda olmuyor değildi tabii ama sayılıdır bu durumlar.
Bir de son yıllarda Kürt ve Ermeni insanlarla tanıştım. İş gereği, tesadüfen, bir dükkanda, bir söyleşide vs vs. Ben Türküm. Bunların pek ne olduğunu da bilmeden yetiştim ne yazık ki. Sadece birer sıfattı benim için. Onları da ben gibi bilirdim, bizden gibi bilirdim çünkü. Çocukken ev sahibimiz Ermeniydi. Komşumuz Rum. Okuldan eve Havra’nın bahçesinden geçerek, gider gelirdik de annem insanları rahatsız ettiğimiz için kızardı bize. Orası ibadet yeri derdi, saygısızlık etmeyin. Halbuki mermer merdivenleri çok hoştu ve şapkalı adam (adının haham olduğunu sonradan öğrendim) bize bazen kızar, bazen su, bazen şeker verirdi. Ben Türk olduğumu sonradan öğrendim. Türklük meğer eziyet çekmemekmiş, azınlık olmamak, engelli olmamak gibi güdüleri olmamakmış meğer. Bunları hep sonradan öğrendim. Özellikle son zamanlarda. Kitaplarda “Ne mutlu Türküm diyene” denirdi ama bunlar benim için ezberlenen şeylerdi işte. Herkes ezberler sanırdım. Meğer başkaymış. Meğer Kürtleri ve Alevileri biz engelli yapmışız, güdülerini yükseltmişiz. Ermenileri sindirip, kendilerine güvenlerini yıkmışız; isimlerini saklamışlar bizim yüzümüzden, tanıdığım Kenan Abi meğer Kirkor Abi, Yusuf aslında Josef imiş.
Ben ‘Ali topu at, Ayşe topu tut’ diye cümle duyduğumda bunu hep okuma yazma öğrenirken seçilen en kolay, en beylik özel isimler olarak normal saydım, burada neden hiç Agop yok diye sormak aklıma bile gelmedi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmak, Hrant Dink öldürülüp’de insanların konuşmasına, benim kendime dönmemle ancak mümkün oldu. Bu sorgulama gökten zembille inmedi, ne yazık bunun için bir insanın ölmesi gerekti. Kendimden çok ama pek çok utanıyorum; üzgünüm.
Yurtdışında yaşarken hafifçaplı da olsa yabancı düşmanı gibi, yada milliyetçi gibi olup döndüğüm (hala bu oluşumumu hem kendi gözümde, hem herkesin gözünde nasılda küçültmeye çalışıyorum) ve Avrupalılara kızdığım için, buradakileri görmeme engel olan güdüleri kendimde oluşturduğum ve oluşmasına izin verdiğim ve hatta yansıttığım için üzgünüm.
Yurtdışında yaşarken gördüğüm ve bende derin iz bırakan kavram kendimizi nerede eleştirip, nerede eleştirmeyeceğimiz idi. İstanbul’daki gibi orada da sağanak halinde yağmur yağdı mesela kaç defalar. Yollarda göller oluştu, kanalizasyondan kaka parçaları dışarı çıktı vs. Ama gazeteler başlık attı: Çocuklar Eğlendi…. Bizde aynısı oluyor, gazeteler başlık atıyor: Istanbul sınavı geçemedi, 21. yy eşiğinde Türkiye’den manzaralar, AB’ye böyle mi gireceğiz? Vs vs Özellikle Ertuğrul Özkök Hürriyet’i Avrupa bizim hakkımızda ne düşünür pek bi merak ediyor her daim. Hrant Dink ölmüş, NTV’de programda konuşuyor dört koca gazeteci, Ertuğrul Bey telefonla bağlanıyor. Avrupa da Avrupa. Orada bir insan ölmüş, adam bunu bırakmış imaj peşinde. Yani ben adam olmadıktan sonra Avrupa iyi düşünse hakkımda ne olur, düşünmese ne olur sanki?
Ama Türkiye hala askeri darbelerini konuşamıyor, araştıramıyor, yargılayamıyor ve kendini yargılayamıyor; ve bunlardan bahsedemiyor. Daha doğrusu sadece bahsedilebiliniyor. Ben bir Paşa’nın suçlu veya güçlü olduğunu ima dahi etmiyorum ve bunu korkumdan da söylemiyorum. Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor, suçlu olduklarına dair imalar dolaşıyor ortalıkta, ve aklamaları, veya bunların araştırılıp soruşturulup kafalardaki soru işaretlerinin giderilmesi gerekmez mi diyorum. Ve suçlu oldukları ispatlanmadığı için suçsuzdur diyorum. Zaten tanımam etmem; kişiliklerine bi lafım dahi olamaz ama o dönemler her ülkede şefaflaştı. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası, Cunta Yunanistanı, İspanya… Hepsinde demokrasi gereği olaylar hakkında yazıldı çizildi, neden bizim ülkemizde bunlar yapılmıyor, neden geçmişimizle yüzleşip, şaibeleri ortadan kaldırıp, özür dilenecek birşey yaptıysak özür dileyip gönül alıp kaldığımız yerden geleceğe daha emin, daha temiz, daha demokrat devam etmiyoruz da sadece Belediye’nin karla mücadelesiyle mücadele ediyoruz diyorum?
Veya, veya neden saygıdeğer cumhurbaşkanımız, bizim irademizle oluşan meclisden çıkacak yeni cumhurbaşkanına karşı çıkıyor? Bizi, bize rağmen nasıl koruyacağını umuyor? Kendisi hiç çocuk olmamış mı? Annesinin yapma dediğini, onu korumaya çalışmasına rağmen hiç mi yapmaya çalışmamış? Hatalı olduğunu bilmeden.. veya bazen bile bile. Toplumlar da insanlar gibi büyümezler mi? 80 yıl önce Türkiye Cumhuriyetinin Meclisinde elektrik yoktu. Okur yazar oranı %10’un çok altındayken, bugün okumaz yazmaz oranı bile anca o sayı. Hatta insanlar sadece okuyup yazabildikleri için bile devlet memuru yapılmış o dönemde. Artık okumayan çocuk sayısını 70 küsur milyonun içinde gazeteler 2548 gibisinden net rakamlarla verebiliyorlar. Gönül bunlarında olmamasını istiyor ama artık bunlar istisna, genel değil. Biz büyüyoruz. Töre cinayet sayısı bile azalıyor, gün gelecek medya ve devlet ve okumak sayesinde, tabii ki demokrasi ve ekonomi de izin verirse, hiç kalmayacak. Bize güvenin artık Sayın Büyüklerimiz, bize güvenin. Bizimle de mücadele etmeyin; mücadele edilecek demokrasi, ekonomi, töre, kimlik, avrupa birliği, kıbrıs, ırak gibi acil ve gerçek sorunlar var.
Sonuç olarak
İktisat Mezunuyum ve Tarih okumaktan keyf alırım. İkisi konusunda da uzman değilim ama bugüne kadar okuyup anladıklarımdan, dinleyip düşündüklerimden, Türkiye ile Avrupa arasında iki fark olduğu sonucunu çıkardım:
- Bu ülkede ne zaman ekonomi kötü gitse vergi artırımı ve/veya mal varlığına el koyma ile Avrupayı bugün Avrupa yapan sermaye birikimi devletçe farkında olarak veya olmadan engellenmiş.
Kurtuluş Savaşını bugün kazanmamızı sağlayan mal varlığına el koyma bile bunun bir parçası. O zaman bunlar geri ödenmiş peyderpeyh. Ama ödenmediği zamanlar olmuş. Maliye kötü duruma düştüğünde Osmanlı Sultanlarının kiminin mal varlığına el koymuş. Mesela 1648 yılında boğdurulan Sultan İbrahim’in yerine altı yaşındaki IV. Mehmet geçer ama hazinede yeniçerelere culus bahşişi ödeyecek para bile yok. Padişah bile olmak için, padişah anası Kösem Sultan, Cinci Hoca diye adlandırılan Hüseyin Efendi gibi zamanın eski padişah üstünde etkili kişilerinin mal varlıklarına el konarak hazine culus bahşişi ödeyecek bolluğa kavuşturulur. Kırk yıl sonra Venediklilerin açtıkları savaşa karşı çıkacak güç yoktur hazinede. İmda-i Seferiye adı altında bu sefer de sultan ve imparatorluk üyelerinin her birinin mal varlıklarının gelirlerine büyük vergiler getirilir. Sebep savaşın lojistik mali yükünü karşılamak. Anlık ihtiyaçları anlık çözümlerle karşılamak eskiden kalma bir alışkanlığımız anlayacağınız.
Zaten son 50-60 yıl dahil olmak üzere hala gelir artırımı için yapılan en yaygın uygulama vergi artırımı ve özelleştirme. Zira yatırım azda olsa olmakla beraber, hayli uzun sürede tamamlanıyor ve getirisi ondan da uzun sürelerde oluyor ki,o da yönetim ve denetimden kaynaklanan sebeplerle verimli olamadığından veya nam-ı diğer karlı olamayıp gene özelleştirildiğinden, ne gerek var biz hemen vergi artırıp sonuç alalım, değil mi?
Sermaye birikimi olmadığında ise, en önemlisi işinizin, ekonomik varlığınızın devamlılığının bir güvencesi yoktur demektir. Yani ticaret kötü gittiğinde, işçi çıkarırsınız, veya sigortanızı ödemezsiniz, iyisinden vergi ödemez, borçlu durumuna düşersiniz. Olmadı, iflas ilan eder, kapatırsınız. Bu dükkan bir bakkaliye olabilir, 90’larda olduğu gibi bir banka olabilir; sermaye birikimi olmadıktan sonra hiç farketmez ismi, cismi.
Ama sermaye birkiminiz olsa, kötü zamanlarda şirketi devam ettirebilme gücünüz olsa, arta kalan parayla yatırım yapar işi büyütürsünüz. Onu bile yapmasanız, yeni ev alır kendinize yatırım yaparsınız ki bu bile makro anlamda ekonomiye katkı demektir, inşaat sektörü ki ekonominin motorudur. Vergi borcu, sigorta borcu olmadığı gibi, ekonomiye katkıda bulunmuş olur ve uzun süreli olmadığı takdirde ekonomik iniş çıkışlardan ciddi olarak etkilenmez. 3 kişilik bakkaliyenizde 2 kişiyle ve borçsuz harçsız çalışmaya devam edersiniz. Ama mal varlığı elinden alınan adam ile sermaye birikimi olmayan adam bırakın 1 kişiyi, kendi başına bile bu döngüyü sürdürmekten aciz olabilir. Tabii bunlar basit genellemeler ama bu doğruluğunu değiştirmiyor. - Hatalarımız hakkında karşılıklı konuşup birbirimizden özür dilemiyoruz. Kendimizi eleştirsek, insan mükemmel değildir, çiğ süt emmiştir, hatasız kul olmaz desek bir… Ah bir desek… Enver Paşa’nın zamanında yaptığından bize ne? Yapmışlar mı onu bile bilmiyoruz ki! Bırakın araştırsın bu işi yapabilenler. Olmuşssa böyle bir olay, tartışılsın, konuşulsun, bir ortak sonuca bağlansın. Gerçekten bebek öldürmüşşse bir Kürt PKK adına, yargılansın, kendi ahalisinden de, benden de özür dilesin. Gerçekten bir asker sebep olmuşsa kötü bir olaya yargılansın, Askeriye özür dilesin hepimizden. Başka birşey istemiyoruz ki. Özür dilendi diye, hata yapıldı diye itibar beş paralık olmaz, aksine hepimiz insanınız, hepimiz hata yaparız, esas insanı yücelten özür dileyebilmektir.
Hayal kuruyorum ya nasılsa, aynı okula kürt arkadaşımda, bende gidiyorum diye varsayıyorum; ortak ve yasal dilimiz Türkçe, hepimiz öğreniyoruz ama ek dil dersimiz var; mesela ben Osmanlıca, diğerleri Kürtçe, Ermenice öğreniyorlar diyelim. İrlandalılar yapmış bunu. Resmi dil ingilizce öğrenirken, mecburi ikinci dil olarak kaybolmasın diye İrlandacayı öğreniyor. Hayal kuruyorum ya, tarih dersinde padişahların Viyana kapısına gitmelerini değil de, hem Osmanlı Hukuk Sistemini, hem de Süryani Tarihini öğrenelim mesela. Dünya üstünde 700 küsur yıla yakın ve üç kıtada hüküm süren başkaca bir imparatorluk olmadığına göre onlardan öğrenilebilecek Viyana kapısı dışında başka şeylerimiz de olmalı.
Okuduğum bir kitapta diyor ki Atatürk Kürt Liderler olmasaydı Kurtuluş Savaşını kazanamazdı, diğerinde diyor onları kullandı, bir başkasında bu konunun esemesi bile yok. Ama eminim belgeler açılsa, sadece Türkiye değil, İngiliz, İtalyan, Fransız, Amerikan ve diğer belgeler de açılsa, bu işin erbabları incelemelerini, araştırmalarını yapsalar mesela, düzgün tarih kitaplarımız olacak ve aman öyle miydi, böyle miydi diye aman da şöyle de deniyor, böyle de deniyor, hangisine inansak acaba demek yerine, yorum katıp duygularımıza sarılmak yerine, hepimiz gerçeği görüp, gerçeğe sarılabileceğiz. Eğer kapağında bir generalimizin resmi olan Time dergisinin Türkiye’ye girişi yasaklanıyorsa, ‘acaba bunun altında birşey mi var’ diye düşünmez miyim ben? Belkide aslında altında hiç bir şey yok. Ama yasaklanınca kim düşünmez ki? Herhangi bir insan olarak? Ama ben artık öyle düşünüyorum. Çünkü BEN BİLMİYORUM, CAHİLİM BU KONULARDA. Ben halktan biriyim.
Ama bunları kendimizi, ve başkalarını ne överek, ne yererek, ne de yokmuş gibi varsayarak yapabiliriz. Sol meleğin kullandığı günahlardan biri gurursa, diğeri kibir, bir başkası cehalet… Bilmediğimiz birşey hakkında daha fazla hatalı görüş üretme ihtimalimiz var. Özellikle bu bilmediğimiz konular vatan, millet gibi duygusal konulara hitap ediyorsa bu ihtimal daha da artıyor. Hele hele ekonomimiz nazikse, bu ihtimal bir eşitliğe, bir gerçekliğe dönüşüyor maalesef. Üretimde bulunan, karnı tok, sırtı pek adam, hele hele demokratik ortamdaysa neden öteki denilMEyeni, durup dururken kanına dokunup vursun ki?
Ocak 2007




