Ara 24

- Bir zamanlar

Posted in Denemeler

Alain de Botton : “By the force of their immaturity, children drag their parents into being adults. / Çocuklar, toylukları, büyümemişlikleriyle ailelerini yetişkin olmaya mecbur ederler”

Hepimizin kolaylıkla yanılgıya düştüğü bir konu var: Yetişkinlik. Yaşımız ilerledikçe kendimizi “büyük” veya “yetişkin” diye düşünür, algılarız. Hatta “içimizdeki çocuğu kaybetmemek” gibi çabalara gireriz. Bazen de, inatçılık gibi hareketlerde bulunan “büyük”ler için “koca adam olmuş ama aklı bir karış havada” veya “zeka yaşı beş galiba” gibisinden tanılarda bulunuruz. Aslında psikolog ve psikiatrlar tarafından yapılan yetişkinlik tanımlarına göre, hiçbirimiz tam anlamıyla yetişkin sayılmayız. Zira çocukluktan yetişkinliğe giden yol üstünde hepimizin atlatamadığı veya tamamlayamadığı bir takım adımlar oluşurmuş. Ne de olsa “hatasız kul olmaz”mış. Hepimizin açıkları, hataları, sorunları varmış. Hal böyle olunca, mecburen “içimizde tamamlanmamış bir çocuk” taşırmışız. Ve bu çocuk tamamlanmak üzere sürekli ortaya çıkıp, bizim çocukça hareketlerde bulunmamıza yolaçarmış.
Gene psikoloji biliminden öğrendiğim kadarıyla “ilişkiler insanı sağaltırmış”. Bize bu konuda en çok yardımcı olanı da sanırım sıkı ilişkilerimizin olduğu, “en iyi arkadaş” veya “sevgili”, “eş” sıfatını taşıyanlarla kurduğumuz ilişki diye düşünüyordum. Bir gün Alain de Botton’un bu cümlesini okudum. Okudum ve üstünde uzun süre düşündüm. “Ulen” dedim; “ilişkiler insanı sağaltıyorsa, ilişkilerin en karşılıksız ve verici olanı, en ilkel duygularla hareket edileni olan çocuk-aile ilişkisi herhalde mecburen insanı yetişkin statüsüne taşır; daha iyi sağaltır herhalde”. E, ne de olsa gerçekler acıdır, biber geçektir, o halde biber neden acı olmasın?
Aslında “bu çıkarma muhtemelen çoğunlukla doğrudur” gibi muğlak bir cümle etmek istiyorum. Zira tersini gördüğüm de oldu. Sadece sağaltmayan ilişkilerden bahsetmiyorum, çocuğuyla çocuk olup, kendi tamamlayamadığı yönü herneyse onu çocuğuna bulaştıranlarda mevcut camiamızda.  Evet, maalesef düştüğümüz hatalardan biri de, bizi sağaltacağı, iyileştireceği, tamamlayacağı yerde genelde eksiğimizi pekiştiren tür ilişkiler seçmemiz. Tamamlanmak derken, gene psikolojiden alıntı yaparak kasdettiğimi şöyle açıklayabilirim: çocukken sevilmek, kabul görmek, korunmak vb ihtiyaçlarımız varmış ve bu ihtiyaçlardan biri veya birkaçı karşılanmaz veya istenmeyen şekilde karşılanırsa bizde bir eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu yaratırmış. Ve yanında da büyük olasılık öfke duygusu eşlik edermiş. Biz bu tamamlanmamışlık duygumuzu ileri yaşalara da taşır, çevremizdekilerden gördklerimizle gidermeye çalışırmışız. Mesela, kabul görmekle ilgili bir sıkıntımız varsa, olay ciddiye alınmak, kaile alınmak gibi alınganlıklara sebep olabilirmiş. Her neyse, sonuçta ilişkilerimiz belirleyici olurmuş. Ama ilişki kurduğumuz insan da, eğer aynı tür tamamlanmamışlık ile hareket ediyorsa, o zaman vay halimize herhalde. Duble eksiklik ile daha da beter eksik hissedip, daha da beter reaksiyonlar gösterebiliriz. Zira işin kolayına kaçıp sağalmak yerine mevcudu seçebiliriz rahatlıkla. Kim uğraşmak ister ki?  Aynı şekilde çocuğu olan insan da kendini iyileştirmek yerine rahatlıkla, ana babasından öğrendiği şekliyle kendi eksikliğini çocğuna taşıyabilir; değil mi? Neden durduk yerde yetişeyim, yetişkin olayım ki? Değil mi ama. Pişmiş aşa su katmak, eski köye yeni adet getirmek de nereden çıktı şimdi? Ama neyse ki artık modernitemiz var. Çocuk daha ana karnında birey sayılmadan önceki formundayken bile, kitaplar alıp psikologlara gidilebileceğini biliyoruz. Çocuk büyürken yardım alabileceğimizi ve hatta kendin için yardım almanın bile artık anormal sayılmadığı dönemlerde yaşıyoruz değil mi?
Bu yazının adı neden “bir zamanlar”, neden şimdi ben bunu yazdım durup dururken bilmem. Vardır elbet aklımın bir açıklaması ama belli ki bana söylemeye gerek görmemiş. Yoksa beni kaile mi almamış?

You must be logged in to post a comment.