Milan Kundera’nın yazdığı bu, birbirinden bağımsızmış gibi gözüken yedi öyküden ibaret kitap …
Can Yayınları’ndan basılmış. İlk baskı 1981 yılında ama ben 2008 baskısını okudum. Kitabın arka kapağındaki tanıtımda şöyle bir metin var: “…Bir kahvede servis yapan güzel göçmen kızı Tamina, hiçbir şeyin, hiç kimsenin yerini tutamayacağı ölmüş kocasının anısının giderek bulanıklaşmasına karşı umutsuz bir savaş veriyor. Onun öyküsü, bu kitabın iki temel gerçeği yansıtıyor: Çekoslovakya’da yaşanan o trajik deney (yani ünlü “Prag Baharı”, ardından Sovyet işgali) ve Batı’daki yaşam. “Kundera”, kuşkulu bir bakışla dolaşıyor bu gerçekler üzerinde.”
Okurken günümüz gerçeklerinden unutuş ile karşılaşıyorum. Medyada çıkan bir haberle unuttuğumuz zamlar, medyanın önce ortaya çıkarıp sonra takip etmediği olaylar, askeri darbelerle unuttuğumuz gerçek tarihimiz, biz… Sadece ülkemize özel değil, heryerde.
Kendi tarihimizi, ölülerimizi, anılarımızı bile yavaş yavaş unutuyoruz ve bu hepimizi etkiliyor. Dünyaya bir iz bırakma bile, unutan aklımızın “kendini de unutma, unutturma” demesinden başka birşey değil. Kundera güzel işlemiş bunu. Okurken, kendi ülkemdeki siyasi olayları da hatırlıyorum; ölen anneannemi, kız arkadaşlarımı, dedemi de. Bir gün annemle, anneannemin mezarını yaptırmak hakkında konuşurken, malum mezar çöktükten sonra yapılır ya, “sen ve ben gittikten sonra kimse gitmeyecek ki mezara, hepimiz tek neslin hatırladığı kadar varız anne” diyorum. “Hangimiz anneannemin anne, babasının mezarının nerede olduğunu bilip de gidiyoruz ki?” Annem rahatsız oluyor, bu fikrin çok hoşuna gitmediği aşikar. Hoş, kimin rahatsız olmayacağı bir fikir ki? Ben bile söylerken tutuluyorum. Fotoğrafın dile getirdiklerinin yanısıra, esas fotoğrafın çekildiği andaki önemini hangimiz bilecek ki o tek nesil dışında? Onlar belki sözlü aktarırlar ama nereye kadar? Yazılı aktarılsa, okuyana ancak..
İşte Kundera aktarmış biraz. Okuyana…
You must be logged in to post a comment.